Günah ve virüs: Gerçek “Eve kapanma”

Gerçek “eve kilitlenme” günah işlediğimizde gerçekleşir, zira bizler sevmek ve sevilmek için yaratıldık.

Hristiyanlar olarak bizler salgın hastalığın bu zor dersinden ne öğrenebiliriz? İşte bize söylediği şey; bir kez daha, ama belki de daha açık bir şekilde, kendimiz hakkındaki gerçek şudur: Bencillik ve korkunun bize getirdiği kısıtlamalar için hazır değiliz.

Bu koronavirüs zamanı zorluklar, korkular, endişeler ve acılar arasında, imanlı olsun olmasın her insanın en ulvi çağrısını hayal kırıklığına uğratarak gerçekten mutsuz eden şeyin bir ayartmasıdır. Ama aynı zamanda, kendi kalbini tanıdığı ve yalnız ekmek ile yaşayamayan ama hayat veren Allah’ın Sözü’ne ihtiyacı olan İsrail Halkı’nın çölde geçirdiği kırk yıl gibi uygun bir zamanı çağrıştırır.

Bu şekilde biz de, bu uzun geçici günlerde, acı çekmenin nedenini anlayabilirz ve insan kaynaklarının sınırlarını ve güçsüzlüğünü deneyimleyerek, bize özgürce kurtuluş sunan Kişi’yi alçakgönüllülükle karşılayabiliriz.

Adem ve Havva’nın Kilise tarafından binyıllar boyunca aktarılan imgesel deneyimi, bugün bize bu zamanda bu şekilde yaşadığımız ötekileşme durumu üzerine uygun bir mecaz sunuyor.

Otranto Katedrali’nin güzel bir mozaiğinde, Adem ve Havva’nın, yılanın yalanlarına inandıkları için bir ölüm çemberinin içine kilitlenmiş şekilde bir tasvir yer alır. Her biri, düşman olan ötekini sevmek için kendi çemberlerinden dışarı çıkamaz, çünkü birbirlerine karşılıklı olarak neden oldukları günaha ve kabul edilemez farklılığa yol açan ölümü deneyimlemişlerdir.

Onlar, günahın virüsü nedeniyle şeytanın aldatmacasına kandıkları için yaşadıkları kibrin getirdiği bir “çıkma yasağıyla” kapatıldılar. Hepimizin bu koronavirüs zamanında yaşadığımız gibi doğal olmayan bir durumdur.

Hepimiz sevdiklerimize, eşimize, çocuklarımıza, büyükanne ve büyükbabalarımıza, tüm potansiyel “düşmanlara” karşı karanlık şüpheler ve korkular örtüsü altında hapsedildik; yalnız kalmak zorunda bırakıldık. Çünkü bize günahın ölümünü getirebilecek muhtemel “ayartıcılar” vardı.

Tam da bu deneyim bizi sabır ve insani dayanmanın sınırına götürdü, bu da bizi evde kalma yükümlülüğündeki duygu ve arzularımızın günlük olarak mücadelesinde ruhun gerçek açlığını hissettirdi. İmanlı olsun olmasın herkese, bizi diğerinden ayıran her şeyin insan için ne kadar doğal olmadığını gösterdi.

Bu aylarca süren eve kilitlenme bize insanın tek ve gerçek sorununu, ıstırap ve hayal kırıklığının kökünü, yaşamın başarısızlığı ya da kendini diğerini sevdiği gibi salıvermenin imkansızlığını ortaya koydu.

#andràtuttobene [her şey iyi olacak] ve #noirestiamoacasa [biz evde kalıyoruz] olarak ilk sloganlardan sonra, kısa süre sonra hepimiz, evlerimizde dayanılmaz zorla kapatılmamızın, varlığımız için uygun olmadığını; hatta doğamızın düşmanı olduğunu, birçoğunun acı çektiği ve hala acı çekmeye devam ederek ciddi psişik problemler yaşama noktasına kadar gittiğini fark ettik.

Tüm insanlar için ortak olan bu varoluşsal deneyim, bize birçok ideolojinin ve felsefenin inkar ettiği ve inkar etmeye devam ettiği gerçekliği gösterdi. Kendi içine kilitlenerek yaşamak için yaratılmamış olan insan hakkındaki gerçek, şeytanın, sofistikleriyle, ötekine, sosyal ve politik yapılara, her birinin tarihine, Allah’ı suçlayarak inkar etmeye çalıştığı, küfür veya yargılar, acı çekmenin nedenlerini ortaya koydu.

Sınırlı insan ilişkileri ile bölünmüş, şüphe ve korku yüzünden etkilenmiş yaşamın imkansızlığı ve acıları, toksinlerin yayıldığı zehirli kökenin dışarıda değil, her birimizin içinde nasıl yer aldığını bize gösteren kehanet işaretidir.

Belki de hayal kırıklığına uğramış ve cesareti kırılmış, kendi içimize kilitlenmiş, yaralarımızı ovaladığımız, kurban olarak kendimize kapanmışlık, her seferinde daha fazla bulaş ve kanamaya neden olan bir mecaz olarak bizlerin evde kapalı yaşamak için yaratılmadığımızı gösterir. Bizler ölme korkusuyla yaşamak için doğmadık ve bu nedenle adalet kılığına girmiş intikamı düşünen cansız yemlikte şüphe, yargı ve önyargı içinde doğduk. Bizler bu zaman boyunca bunları deneyimledik.

Bunlar bizi boğdu, bir kafeste ölüyor gibi olduğumuzu, o kadar özlemi ve ulaşılamaz olan ideal “normallik”ten uzaklaştığımızı düşündük. Bir meslektaşla birlikte futboldan veya siyasetten bahsetmek için barda bir kahve içme arzusu bile, bize sevgi ve paydaşlık, ilişkiler ve karşılıksız özgürlükle tanımlanan ve hepimizin içinde mührünü bastığı ilahi izin bir parçasını gösterdi.

Çünkü Allah tarafından yaratılan insan için gerçek normallik sevmektir, karşımızda duran yüzün ötesine geçmektir. Normallik, sahte zevklerin ve geçici sevinçlerin “altın kiliti” altında ötekileştirme griliğinde olanın değildir.

Bu nedenle, “baştan başlamak” “yeniden doğmak”tan başka bir şey olamaz, bencillikte boşa harcanan ve sanal ilişkilerin gürültülü yalnızlık ortamındaki bir mezardan yeni bir hayatta doğmaktır.

Kilitlenme aslında şeytanın yalanını dinlediğimiz için düştüğümüz mezar için bir mecazdır. Aden Bahçesi’nde Yasak Ağacın yanında görünen Şeytan, Allah’ın Sözü’nü yorumluyor ve böylece önceden var olmayan kendi yarattığı bir virüsün ölümcüllüğü korkusunda Adem ve Havva’yı kandırıyor.

Nitekim iyiyi ve kötüyü bilme ağacının meyvelerini yememe emri doğrultusunda Allah’ın yarattıklarına karşı bu yapay kıskançlık virüsü, Allah gibi olma özgürlüğünü sınırlayacaktı.

Allah beni sevmiyor ve bu yüzden gözlerimle bir şeye bakmaktan, dokunmaktan ve yemek yemekten beni alıkoyan bir itaatin kölesi olmamı istiyor. Şeytan’ın yalanını takiben Adem ve Havva yasak meyveyi yedi ve yılanın sözlerinin aksine, hemen varlıklarıyla ölümü deneyimlediler.

Şeytanın “aşı” olarak iyileştirmek amacıyla gösterdiği meyvenin ölümcül bir zehir olduğu kanıtlandı; öyle ki Allah’ın “zorbalığından” onları koruması gerekiyordu. Ancak onları yaşam ve sevginin kaynağı olan O’ndan ayırdı, onları çıplak bıraktı, kötülüklerin avına saldı, kendi aralarında bölündüler ve kibirlendiler, ölüm korkusunun köleleri oldular.

Kutsal Kitap’ta anlatılan bir masal gibi görünen olay, evde hapsedilen bu aylarda ortaya çıkan şeyle mükemmel bir şekilde örtüşüyor, ki bu her insanın varoluşsal dramıdır.

Ölme korkusu hepimizde kibirli bir hal aldı ve bize hangi koşullar uygulanırsa uygulansın, panik ve şüphe havasında titreme ve sinir getirdi. Dahası, tıpkı Havva’nın yılanla diyalog halindeyken yaptığı gibi, yememenin yanında, artık şeytan tarafından ayartıldığında, Allah’ın vermediği buyruk olan ağaca dokunma yasağını ekledi. Bizler sırf virüs ve onun ölümcüllüğünden kendimizi korumak için çoğu zaman kendi kurallarımızı ekledik. Alışverişten sonra ev yapımı hazırladığımız dezenfeksiyon örneği gibi …

Elbette ki şeytanın Allah ile ilgili yalanından farklı olarak, koronavirüs hala vardır ve var olmaya da devam ediyor. Ancak asıl soru pandeminin hepimiz üzerindeki etkisi ve bununla bağlantılı olarak, zamanımızı nasıl etkilediğidir. Kendimizi çıplak, saklanmış, şüpheci ve korku dolu bulduk: “Korktum ve saklandım” diye cevaplıyor Adem, günah işledikten sonra onu arayan Rab’be!

Böylece biz de, her biri kendi kişisel geçmişinde, Allah’ın Yaratıcı ve Baba olduğundan şüphelenmeye ve bu nedenle bu varoluşta derinden yalnız olmayı kabul etmeye yönlendirildik. Bu ise bin bir kurnazlıklarla, Allah’tan şüphe duymamıza, bizi sevmediğine inanmamıza neden olan şeytanın yalanını kabul ettiğimiz içindir, aksi takdirde hayatımızdaki bazı şeylerin meydana gelmemesi gerekirdi.

Allah gibi olabileceğimiz düşünerek kendi başımıza buyruk, kaderimizin tartışılmaz efendileri olmakta hayal kırıklığı yaşadık. Kendisini ve insanlığın kaderlerini daha iyiye doğru değiştirmeye sürükleyen herhangi bir hayali ideolojide açıkça görüldüğü gibi.

Korkunç çaresizlik ve bazen saçma ölçülerle – genellikle kürtaj ve ötenazi lehine savunucular olan hükümetler gibi- virüslerden ve dolayısıyla ölümden kaçabilmeleri için kendilerini ve başkalarını aldatırlar. Kendini Allah olarak hayal eden güç, özel kararnameler ve tedbirlerle (bazıları gerçekten gereklidir) halkların kaderlerinin efendileri olarak yılanın ilkel yalanına itaat ederek karar verir: “Hiç ölmeyeceksiniz”, çünkü Tanrı yok.

Bir yandan en zayıf ve savunmasız olana ölüm getirirler, diğer yandan virüs bulaşan ya da virüs taşımayan hepimizi bekleyen başlangıç ölümünü durdurabileceklerine inanırlar. Bu düzeltilemez çelişki, bu acı ve ölümü kovmak veya üstesinden gelmek için bu beceriksiz girişim, hiçlikten korkma, son nefesin ötesindeki karanlık ve ölüm olarak adlandırılır.

Çevremizde bir çember oluşturan korku, bizi diğerinden ayıran ve günah haline gelen bir engeldir, yani her insanın iyiliği için Allah’ın esas tasarısının başarısızlığıdır. Eve kilitlenmenin herkesin açıkça görebilmesini sağladığı o dayanılmaz başarısızlıktır.

_____________________________________________

Rahip Antonello Iapicca | 17 Haziran 2020

Kaynak: https://it.aleteia.org/2020/06/17/vero-lockdown-peccato-siamo-fatti-amare-essere-amati/?utm_campaign=NL_it&utm_source=daily_newsletter&utm_medium=mail&utm_content=NL_it

 

 

BİZİMLE İLETİŞİME GEÇİN

Şu anda burada değiliz. Ama bize e-posta gönderebilirsiniz, en kısa zamanda size geri dönüş yaparız.