PEDER KOLBE, ‘LEKESİZ MERYEM’İN ŞÖVALYESİ’

san-massimiliano-maria-kolbe

Giriş

“İşte, bu gerçek bir adam!” diye haykırdı, araba koltuğunda uzanarak okuyan küçük kız. Babası arkasına dönüp ona baktığında, kızının ellerinde, parlak elbiseler içinde bir şarkıcı, kaslı bir futbolcu veya Hollywood’un ünlü bir aktörünün resmi basılı bir gençlik dergisi yerine, üzerinde tespih takılı Fransisken kıyafetli ve uzun sakallı Aziz Maksimilyan Kolbe’nin hayatını konu alan bir kitap bulduğuna şaşırdı.
Kızının yüreğini ve aklını böylesine canlı etkileyebilecek ne olabilirdi? Doğal olarak, bu büyük şahsiyetin keşfine yalnızca bir giriş mahiyetindeki bu kitapçığı okurken cevabını bulacaksınız.
Fakat bu küçük kızın içgüdüsünü ele almaktan memnun oluruz: Peder Kolbe gerçek bir adam idi, çünkü gerçek bir azizdi ve hakiki bir Hristiyandı. Çünkü o da kendisini Mesih gibi tam olarak bahşedene kadar sonuna dek sevmeyi bildi.
Bu dünyada Auschwitz’in karanlığından daha fazlası ne olabilirdi ki? Hiçbir şey! Ama yine de bu korkunç karanlık, bu aziz-insanın birçoklarını ümide ve kurtuluşa yönlendirmesi sayesinde, bir sevgi ve iman ışığı olarak parladı.

Hayatının Tarihçesi

1894: Peder Kolbe, Zdunska-Wola’da doğuyor ve Rajmund adıyla vaftiz ediliyor.
1907: Lviv Fransisken Konventual Küçük Kardeşler Manastırı’na kabul ediliyor.
1912: Teoloji eğitimini tamamlaması için Roma’ya gönderiliyor.
1917: “Lekesiz Meryem Cemiyeti”ni kuruyor.
1918: Peder olarak kutsanıyor.
1922: “Lekesiz Meryem’in Şövalyesi” adlı resmi derginin yayınına başlıyor.
1927: Manastır-kentlerinin (Niepokalanów) inşasını başlatıyor.
1930: Peder Kolbe, bir manastır-kentin kurulduğu ve “Lekesiz Meryem’in Şövalyesi”nin yayına başladığı Japonya’ya varıyor.
1936: Polonya’ya geri dönüyor ve Niepokalanów’un yönetimine tekrar geçiyor.
1939: Savaş patlak veriyor ve manastırın rahipleri toplama kampına sürgün ediliyorlar.
1941: Peder Kolbe tutuklanıyor ve akabinde Oświęcim toplama kampına götürülüyor.
1941 – 14 Ağustos: Peder Kolbe, bulunduğu açlık sığınağında damarına yapılan asit fenik enjeksiyonuyla hayata son veriyor.
1971-17 Ekim: Papa VI. Pavlus onu Kutlu ilan ediyor.
1982-10 Ekim: Papa II. Jean Paul onu Aziz ve İman Şehidi payesine yükseltiyor.

Hareketli bir çocuk
Rajmund, Aziz Maksimilyan’ın vaftiz edildiğinde aldığı isimdi; kendisi Łódź yakınlarında küçük bir işçi kasabası olan Zduńska Wola’da, Julius Kolbe ve Maria Dabrowska adlı ebeveynlerden, 8 Ocak 1894’te Polonya’da dünyaya geldi. Büyük bir salon, Polonyalı bu küçük Hristiyan ailenin evini oluşturuyordu. Artık o salon-oda, her ne kadar büyük gibi görünse de, aslında yatakları, mutfağı, ebeveynlerin çalışma tezgahları ve özellikle de o iki küçük haylazın koşuşturmaları için yetmez olmuştu. Öyle ki daha büyük bir eve taşınma ivediliği baş göstermişti.

Üçüncü çocuk Józef’in doğduğu yer olan Łódź’da geçirdikleri az zamanlık ikametlerinden sonra, Kolbe ailesi Pabianice’ye taşındı. Burada küçük bir dokuma atölyesini hayata geçirdiler, sebze bahçesi yapmak için bir karış toprak ve biraz her şeyin bulunabileceği küçük bir dükkan satın aldılar. Cömert ve girişimci anne aynı zamanda ebelik mesleğini de geliştirmiş, bunu o yörenin kadınlarının hizmetine sunmuştu.

Annesi Maria şöyle anlatıyordu: “O çok hareketli bir çocuktu, uyanık ve biraz da haylaz: Fakat üç çocuğumun arasında biz ebeveynler için en itaatkar olanıydı. Eşim ile birlikte işe gittiğimizde onun bana gerçekten yardımı dokunuyordu.”
Komşuları olan Sn. Franciszek Pisalski onu şöyle betimliyordu: “Neşeli bir karaktere ve canlı bir zekaya sahipti. Bununla birlikte, kilisede kendine odaklanıyor ve duaya önem veriyordu.”

Ancak Rajmund’un kaderi, ebeveynlerinin yorulmak bilmeyen iş hayatlarına rağmen, çocuklardan yalnızca birinin eğitimine yetecek kadar paraya sahip olmalarıyla etkilenmiş gibi görünüyordu ve bu da, önceden süregelen geleneğe göre, ilk doğana yarayacaktı.
Bizim dokumalarımızdan sonsuz derecede daha güzel motifler ören Allah’ın müdahalesi olmasaydı, “bizim” küçük çocuğumuzun ufak yetenekleri, örme tezgahlarımızın karanlık ardında saklı kalacaktı: O çocuğun büyük yeteneklerinin farkına varan cömert bir eczacı, ruhban okuluna girmek için gerekli olan ön okul hazırlığında ona yardım etme teklifinde bulundu.

İki taç
Küçük Rajmund’un çocukluğu mucizevi bir olay ile etkilenmişti. Ancak annesi sadece oğlunun ölümünden sonra bu olayı anlatacaktır: “Çocukluk yıllarında Maksimilyan’ın başına gelen sıra dışı bir durum akabinde, onun şehit olarak öleceğini çok önceden biliyordum. Bu olayın ne olduğunu bir keresinde bana ifşa etti: ‘Anne, yaptığım hatalardan dolayı beni azarladığında, benden ne olacağını Meryem’in bana söylemesi için ona yakardım; o zaman O, ellerinde tuttuğu iki taç ile bana göründü: Biri beyaz ve biri kırmızı. Bana şefkatle bakıyordu ve o taçları isteyip istemediğimi sordu. Beyaz olanı, paklılıkta sebat edeceğimin işaretiyken, kırmızısı ise bir şehit olacağımı belirtiyordu. Onların ikisini de kabul edeceğime dair kendisine yanıt verdim… O zaman Meryem bana tatlılıkla baktı ve sonra gözden kayboldu.’”

d29a15d9aef233c730b489216786ed95

Lviv Koleji’nde
1907 yılı ilkbaharında, Pabianice’ye bazı Fransisken Konventual Küçük Kardeşler’den rahipler geldi. Vaazının sonunda Peder Pellegrino Haczela kürsüden, Aziz Fransua’nın örneğini izlemeyi arzulayan tüm gençlerin kabul edilmesi için Lviv’de bir kolej açıldığını duyurdu. Rajmund ve Franciszek daveti hemen kabul ettiler. Nitekim önceden okumuş oldukları Assisi’li Aziz’in şövalye ruhlu ve kahramanca yaşamı onları hayran bırakmıştı.

Babaları Julius’un eşliğinde iki genç, gizlice Rus-Avusturya sınırını aşıp Lviv’de bulunan Manastır’ın kapısına ulaştı. Rajmund, beşeri bilimler dalındaki eğitimini tamamladığı o okulda üç yıl boyunca kalacaktı. Sahip olduğumuz az haberler bizlere onun zekasını ve iyiliğini anlatır. Matematik ve fizik alanında o kadar çok başarılıydı ki ondan daha büyükleri bile en karmaşık problemleri çözmesi için ona başvuruyorlardı.

Bir gün, ruhban okulunun ortaokulunda bir profesör olan Sn. Gruchala, şöyle bir ifade ortaya attı: “Böylesine yeteneklerle zengin biri olan bu gencin bir rahip olması ne yazık.” Onun için, böylesine sıra dışı bilimsel bir yeteneğe sahip biri, teoloji okulunda boşa harcanıyor gibi görünüyordu. Ancak kendi tasarılarında Rab, bir aziz matematikçiye de ihtiyaç duyuyordu.
Bu arada evde, hala gözyaşlarıyla kaplı gözlerle Maria Dabrowska, kendisine kalan tek oğluna bakmakla yetiniyordu. Fakat kısa süre sonra Józef de kardeşlerinin izinden giderek Fransisken ruhban okuluna girecekti.

Normalde çocuklar babalarının izinden giderler: Ancak bu kez çocuklarını izleyecek olanlar ebeveynler olacaktı. Bu evli çift de, birbirlerine verdikleri iffet içinde yaşama sözünde durarak manastıra girdiler. Julius, Krakow manastırındaki rahipler tarafından kabul edildi, ama bu yeni yaşama çok uyum sağlayamadığından Częstochowa’ya taşınıp burada dini obje satılan bir dükkan açtı. Her gerçek Polonyalının derin bir şekilde etkilendiği Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte, kendisini gönüllü olarak sundu, ama düşmanlar tarafından yakalanıp infaz edildi.

Maria ise; kocasının rızasını alıp Lviv’e taşındı ve Benediktin Rahibeleri nezdinde yaşamaya başladı. Bu sayede oğullarının yaşamlarını daha yakından takip edebiliyor ve onlara anaç şefkatini hissettirebiliyordu. Rajmund ve Franciszek, Krakow’a nakledildiklerinde, o da onları takip ederek, azize bir yaşam sürme niyetinde Fransisken sivil bir kadın olarak Aziz Felix Rahibeleri’ne katıldı.

Novislik-çömezlik 
Eğitime ve duaya adanmış üç yılın sonunda, gencimiz için her din adamının hayatında çok önemli olan an gelmişti: Novislik yılı. Üstleri Rajmund’u herhangi bir sorun olmaksızın bu ruhsal deneme yılına kabul etmişlerdi. Ancak, rahiplik kıyafetini giymesinden hemen önce, Meryem’in onu bir rahip değil, yurdu için savaşarak ölmesi gereken bir asker olarak istemesi şüphesiyle sınanmaya düşerek, Fransisken Düzeni’nde kalmasının imkansız olacağını düşündü.

Fakat Allah’ın Annesi, genç şövalyesi üzerinde himayesini belli ediyordu. Birkaç yıl daha geç vakit Maksimilyan, bu karar verici anı, bir mektubunda annesine duygu dolu ifadelerle şöyle hatırlatacaktı:

fr.maximilian_kolbe_mlody250

“Novislikten önce ben rahip kıyafeti istemiyordum, hatta Franciszek’i bile uzaklaştırmak istiyordum… İşte o zaman, şaşılası olay meydana geldi: Fransisken Düzeni’ne benim ve Franciszek’in girmek istemediğini söylemek üzere Bölgesel Kıdemli Kardeş’e doğru yol almak üzereyken, beni misafir odasına çağıran kapı zilini duydum. İlahi İnayet, sonsuz merhametinde, Lekesiz Meryem aracılığıyla böylesine hassas bir anda, anne, bana seni gönderdi. Bu sayede Yüce Allah, şeytanın tüm tuzaklarını altüst etti. Eğer o anda Lekesiz Meryem bana elini uzatmamış olsaydı kim bilir ne olacaktı?”

4 Eylül 1940 akşamı Rajmund, ruhban okulunun şapelinde sivil dünyaya veda edip Fransisken kıyafetini giydi ve üstlerinin daveti üzerine Maksimilyan adını aldı. Doğumundan on altı yıl ve sekiz ay geçmişti. Novislik yılı, ruhsal olarak derinleşme, Fransisken özelliğini tanıma ve Meryem’e yönelik dindarlığının gelişmesinde bir fırsat anı idi.

Fakat zorluklar da eksik olmuyordu ve bunlar arasında en büyüğü “vicdani kuşkuları” idi. Allah’ın lütfunda bulunmama, günahlarını iyi itiraf etmeme, kurtuluşa layık olmama gibi durumlar bunu tetikliyordu. Böyle bir ruh sıkıntısına maruz kalmış olan Maksimilyan, sürekli bir endişe içindeydi ve ruhunun bu tuzağından onu yalnızca yetenekli bir ruhsal rehber dışarı çekebilirdi.

Roma’da eğitim
1912 yılında genç Maksimilyan, teoloji dalında eğitimini tamamlaması için Roma’ya gönderildi. 7 yıl boyunca ikamet ettiği yer, San Teodoro Sokak’ta bulunan Fransisken Konventual Küçük Kardeşler’in Uluslararası Koleji olacaktı. Üç yıl boyunca, Papalık Gregoryen Üniversitesi bünyesinde felsefe okudu. 1 Kasım 1914 tarihinde, Fransisken Düzeni’nin Genel Kıdemli Kardeşi Peder Domenico Tavani’nin ellerine ömür boyu rahiplik yeminini sundu.

Böylesine özel o günde Maksimilyan, din adamlığı ismine, İsa’nın annesi Meryem’e olan dindarlığının bir işareti olarak “Maria” ismini de eklemek istedi. 1915 ile 1919 yılları arasında, Konventual Küçük Kardeşler Düzeni’ne bağlı Papalık Teoloji Fakültesi bünyesinde teoloji eğitimine devam edip 22 Temmuz 1919’da mezun oldu.

Bir fizik dahisi
Bu Fransisken gencine her zaman, bilimsel çalışmalar ve teknik keşifler için hissettiği tutku eşlik edecekti. Polonyalı bir deyim olan, “Ay’a çapa ile gitmek istiyor.” cümlesi onun arkasından fısıldanmış olsa da, kendisi gerçekten fizikte de bir cevher olduğunu kanıtlamıştı, hatta yıldızları fotoğraflayıp sonra da geri dönecek bir uzay-taşıtı bile tasarlamaktaydı. İlgili proje Peder Gianfranceshi’ye sunuldu; inceleyen o ise projenin fizik kurallarına uygun olarak gerçekleştirildiğini gördü. Bu olay, stratosferde uçmayı düşünen birinin deli olduğuna kanaat getirilen bir zamanda oluyordu…

Bir şeyler yapmak gerek!
Bir olay genç Maksimilyan’ı çok etkiledi: İtalyan Masonluğu, üzerinde Başmelek Mikail’in temsil edildiği ve Şeytan tarafından mağlup edilip yere serilmiş gösteren bir bayrak ve “Şeytan Vatikan’da hüküm sürecek ve Papa ona hizmet edecek.” şeklinde bir afiş sallayarak Roma sokaklarında dolaşıyordu. O zaman kendisi bazı arkadaşlarına şöyle dedi:

“Allah’ın düşmanlarının böylesine çaba sarf etmesi ve bizlerin ise bir şeyler yapmak yerine dua etmeye çekilerek tembelce durmamız nasıl mümkün olabilir? Meşru olan tüm araçlardan faydalanmak suretiyle, Lekesiz Meryem’in ellerinde tatlı araçlar olarak bulunmalıyız: Sözümüz, Meryem yayınları, Mucizevi Madalyon, duamız ve iyi örneğimiz… Her kuşak, bir önceki kuşaklara kendi azmini ve meyvelerini eklemelidir. Her dini düzende olan budur. Dolayısıyla bizimkinde de. Peki, bizler buna ne ekleyeceğiz? Ruh, hiçbir sınır tanımadan gelişmelidir… Aziz Fransua da evlatlarında kendi ruhunu geliştirmek istiyordu.” 

Böylece onun bu ilhamı doğrultusunda, 16 Ekim 1917 akşamı, başka altı genç “Şövalye” rahip ile birlikte, Lekesiz Meryem Cemiyeti kuruldu. Bunlar, Kolbe’nin yanı sıra, Romanyalı Joseph Pal, Polonyalı Antoni Głowiński, İtalyanlar Girolamo Biasi, Quirico Pignalberi, Antonio Mansi ve Enrico Granata idi.
Oybirliğiyle şu tüzüğü kabul ettiler:

Lekesiz Meryem Cemiyeti’nin tüzüğü
“O senin başını ezecek.” (Yar 3:15).
“Tüm dünyanın dini sapkınlıklarını sadece sen yok edeceksin.”

s_massimiliano_kolbe

I-Amaç
Günahkar olanları, dinden sapanları, din bölücülerini vs. tüm insanları Allah’a döndürüp; başta Masonlar olmak üzere tüm herkesin Lekesiz Bakire Meryem’in aracılığı ve korumasıyla aziz olmasını sağlamak.

II – Şartlar
1)    Bir kişinin, kendisini tamamen Lekesiz Bakire Meryem’e adayıp Onun lekesiz ellerinde araç olmak.
2)    “Mucizevi Madalyon”u taşımak.

III – Araçlar
1) Dua etmek, tövbe etmek, Allah’a günlük işlerini ve acılarını sunmak; mümkün olan her gün Lekesiz Meryem’e şu sözlerle yakarmak: “Ey günahsız doğan Meryem, zorluklarda sende sığınak bulan bizler ve zorluklarda sende sığınak bulamayanlar için dua et.”
2)    Değişik durumlar ya da yaşam koşulları mümkün kıldığı sürece, ortaya çıkan fırsatlarda -insanları aziz kılmak ya da tövbe amacıyla- tüm geçerli ve yasal ifadeleri kullanmak: Bu da her bir insanın sorumluluğunu ve temkinli olmasını gerektirir; özel bir araç ise Mucizevi Madalyon’un yayılmasıdır.

Yeni Meryem Hareketi’nin amacı, kısa tüzüğün kılavuz çizgilerine göre, Allah’ın ve O’nun yüceliğinin aranmasıydı. Allah’ın övgüsüne Lekesiz Meryem’in övülmesi de eklenmeliydi: İş, acı çekme, yanlış anlaşılmazlık ve sevinçler; hepsi Lekesiz Meryem aracılığıyla Allah’ın yüceltilmesine götürmeliydi:

“Hep daha fazla Lekesiz Meryem’e ait olmak, her zaman daha çok Ona kendi aidiyetini derinden sunmaya çalışarak, çevre ortamlarda yaşayan ruhları aydınlatmaya, ısıtmaya ve alevlendirmeye kadar ilerleyip, onları kendine benzer kılmaya değin çalışmakla mümkün olan en kısa sürede tüm dünyayı fethetmek. Lekesiz Meryem aracılığıyla İsa’ya ait olmak ve Onun aracılığıyla da hep daha mükemmel şekilde, göksel Baba’ya ait olmak.”

Kendisi, bazen onu betimleyen çelişkili bir dil ifadesi aracılığıyla, her Hristiyanın yaşamında olması gereken bir ulvi amaç olarak, “Meryem’e takıntı derecesinde bağlılık”tan bahsediyordu: “Takıntılı olanları biliyoruz, zira onlar aracılığıyla şeytan düşünür, konuşur ve hareket eder. Ancak bizler böyle olmak istemiyoruz ve daha fazla sınırsız bir şekilde, Onun başkaları aracılığıyla düşüneceği, konuşacağı, hareket edeceği şekilde Ona takıntılı olmak… O Allah’a karşı nasıl ise, bizler de ona karşı böyle olmalıyız.”

Pederlik kutsaması
Ömür boyu rahiplik yemininin ve Diyakozluk kutsamasının ardından, Maksimilyan için, 28 Nisan 1918’de Kardinal Basilio Pompilj’in ellerinden Aziz Andreas della Valle Kilisesi’nde kutlanan önemli Pederlik kutsaması anı geldi. Peder Maksimilyan, ilk ayinini, Yahudi Alfonsius Ratisbonne’ye Lekesiz Meryem’in görünmesi olayını hatırlatan sunakta, Aziz Andreas delle Fratte Kilisesi’nde kutlamak istedi.
O günlerde annesine yazdığı bir mektup, onun duygularını ortaya koymaktaydı: “28 Nisan’da, toplu yapılan dualardan sonra, peder olarak kutsanacak diğerleri ile birlikte çıktım. Yüz kişiden fazlaydık, aramızda bir de Hintli vardı. Ne güzel bir görüntü! Faklılıklara rağmen, Katolik imanı ve sevginin bağında hepimiz bir arada Mesih İsa’da… Bütün bunları, ortak Annemiz Lekesiz Meryem sayesinde elde edilen bir armağan olarak minnettarlıkla kabul ediyorum. Kaç defa hayatım boyunca ve özellikle de en önemli anlarda onun özel himayesinde kaldım!”

İşte, Lekesiz Meryem’in bir mucizesi sayesinde Rahip Maksimilyan, pederlik payesine yükseliyordu. Öyle ki, Pederlik kutsamasından az bir zaman önce, sağ elinin başparmağında bir kangren oluşmuştu. Akabinde ciddi bir enfeksiyona maruz kalmış; faydasız tedavilerden sonra, parmağının kesilmesinden başka çare kalmamıştı. Bu durum ise, Kilise Hukuku kurallarına göre onun Pederlik kutsamasına nail olmasını engelliyordu.

Nitekim yalnızca ilahi bir yardım, yarasının iyileştirmesini sağlamıştı: Rektör Peder Stefano Ignudi, bu öğrencisine Lourdes’in mucizevi suyundan biraz verdi. Ertesi gün cerrah onun elinin tamamen iyileştiğine şahit oldu.

Fransiskenliğe katılarak Rahip Alfonsius adını aldığı kardeşi Józef’e yazmış olduğu, o zamandan kalan bir mektupta şöyle yazıyordu: “Sevgili kardeşim, layık olmasak bile bizlere verilmiş olan tüm lütuflar için Allah şükredilsin ve Lekesiz Meryem şereflendirilsin. Allah’ın yüceliğini yayarken duyduğun heyecanın haberini aldığımdan dolayı çok mutluyum. Günümüzde var olan en büyük zehir, kayıtsız kalmaktadır; bu da yalnızca halk arasından değil, zira din adamları arasından da kurbanlarını buluyor… Yine de Allah’a sonsuz yücelik sunmak gerekir. Dolayısıyla sevgi, göksel Babamıza sınırsız sevgi, üstlerimize itaatte somutlaşması gereken bir sevgi göstermeliyiz. Bu sevgiyi derinleştirebileceğin en güzel ve en güvenilir kitap ise Haç’tır. Zaten sonrasında her şey, Lekesiz Meryem’e yakarmakla daha kolay elde edilecektir, nitekim Allah kendi merhametinin tasarısını ona emanet etti.”

14

Vatanına geri dönüşü
Roma’da teoloji eğitimini tamamladıktan sonra Peder Maksimilyan, Polonya’ya geri döndü. Polonya toprakları için büyük bir azmin yaşandığı yıllardayız. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ülke egemen devlet olarak tanınmıştı ve henüz yeni sona eren savaşın neden olduğu yoksulluk durumunun süregelmesine rağmen, bu büyük bir sevinç ve ümit nedeniydi. Yakın Rusya’da ortaya çıkan Bolşevik ideolojisi şimdiden bu genç ulusta hareketleniyordu. Ayrıca Masonluk ve büyük lobiler, yeniden ayaklanmaya çalışan ekonomiyi olumsuz yönde etkiliyordu.

Peder Maksimilyan’ın ilk tayin yeri Krakow manastırı; ilk görevi ise, genç teoloji öğrencilerine Kilise tarihini öğretmek oldu. Tarih derslerine yönelik büyük azim ve yetkinliğine, aynı zamanda dini inancı savunucu uygun düşünceler de ekleyerek bu göreve kendini adadı. Fakat kısa süre içinde öğretisini bırakma mecburiyetini hissetti, çünkü akciğerlerinde başlayan ağrılı bir hastalık yüzünden, her öğrencinin duyamayacağı kadar alçak sesle konuşarak derslerini sürdürmek zorunda kalıyordu.

Bu şekilde, Krakow manastırında kalmaya devam etmesine rağmen, okul görevinden ayrılıp kilisenin hizmetine geçti: Günahların itirafı ve küçük vaazlar. Fakat sağlık sorunları ve genel bir bünye zayıflığının baş göstermesi yüzünden, bu görevde de uzun bir müddet kalamadı.

Maksimilyan, okul ve pastoral görevlerinden artakalan tüm boş zamanlarını, Lekesiz Meryem Cemiyeti fikrinin Polonyalı kardeşlerine de tanıtılması için kullandı. 7 Ekim 1919’da, Tespihli Meryemana Bayramı vesilesiyle Peder Kolbe günlüğünde Meryem’e hitaben şu önemli olayı not almıştı:

“Bu akşam, birlikte kardeşçe bir vakit geçirdiğimiz esnada, öğretmenleri Peder Keller ile birlikte altı öğrenci-peder Lekesiz Meryem Cemiyeti kitabına imza atarak isimlerini yazdılar ve zaten Roma’da benim de içinde bulunduğum Lekesiz Meryem Cemiyeti’nin başına ismimi yazmamı istediler. Anneciğim! Bu girişim nereye gidecek ben de bilmiyorum, ama senin hoşuna gittiği şekilde, benim ve tüm bizlerin verdiği hizmetin, Allah’ın en üstün yüceliği için layık olmasını sağla.”

22 Ekim günü, Bölgesel Kıdemli Kardeş Peder Luigi Karwacki, Lekesiz Meryem Cemiyeti girişimini takdis edip onun yayılmasına izin verdi. Bu arada Peder Maksimilyan da dua grupları kurmaya çalışıyordu: Onun tarafından, üniversite gençleri arasında ve hatta kendisinin haftalık olarak günahlarını itiraf edenleri dinlediği askeri kışlalarda Meryemana dernekleri kurulmaya başlandı.

Hareket’e katılan ilk üyelerle temas halinde olma gereksinimi, Cemiyet’in tüzüklerinin öngördüğü sosyal başka bir pastoral araca daha hayat vermek için bir fırsat yaratmıştı: Yayın.

Maksimilyan’ın ilk başarılarına aynı zamanda ilk haçlar eşlik etmeye başladı: Zira devamlı tekrarlanan yüksek ateşler, baş ağrısı, akciğere bağlı balgam, solunum yolundan gelen kan, onun Zakopane kliniğinde mecburi bir dinlenmeye zorluyordu. Başrahibinden artık Cemiyet ile ilgilenmemesi ve dinlenmeye çekilmesi buyruğunu aldı. Ancak bu bile Peder Maksimilyan için bir durgunluk dönemi olmadı: Pratikte, klinikte ruhani görevine devam edecek ve yakındaki hastanede üniversitelileri ziyaret etmeye gidecektir. Bu gençler arasında azimle ve zekice hareket edecekti. Amaca uygun şekilde ilk yakınlaşmayı başlatmak üzere hastalarla din konularındaki sorunlarla yüzleşecek olan Peder Kolbe, sonrasında içeriğini tartışmak üzere onlara kitaplar ödünç verme yöntemini kullanacaktı.

Görev aldığı hastane bölümünde yatan Yahudiler, Protestanlar ve Kilise’den uzak olanlarla yakınlaşmak üzere sohbetlere girişiyordu. Ateist birisi ile tanışmış ve onunla her karşılaştığında öğütler vererek şöyle diyordu: “Beyefendi, günahlarınızı itiraf ediniz.”Ancak o ise her defasında, “Zamanım yok.” diyerek karşılık veriyordu. Onun hastaneden çıkma zamanı geldiğinde, genç rahip onunla vedalaşmak için giderek yine ona şöyle dedi: “Beyefendi, günahlarınızı itiraf etmeye gidin.” diğeri ise yeniden, “Sizden rica ediyorum, saygıdeğer peder, zamanım yok ve şimdi istasyona gitmeliyim.” dedi.

Peder Kolbe, yılmaz bir şekilde kendisinin en iyi kartını oynadı: “Hiç olmazsa bu Mucizevi Madalyonu kabul edin.” Entel bu adam oradan ayrıldı ve genç peder de onun tövbe etmesi için duaya oturdu. Birkaç dakika geçmişti ki bu adam tren istasyonundan dönerek günahlarını itiraf etmek üzere ona yaklaştı. Meryemana galip gelmişti!

Bu hastalık dönemi, Aziz Maksimilyan’ın ruhsal olarak gelişmesinde çok önemli bir rol oynadı. Lisieux’lü Azize Teresa’nın ve Azize Gemma Gargani’nin yazılarını okuma fırsatı buldu ve onların okulunda ruhsal çocukluk ve mistik adanma yolunu öğrendi.

Sosyal iletişim araçları
Polonya’ya döndükten sonra, Maksimilyan, sosyal iletişim araçlarının önemini hemen anladı. Nitekim şöyle diyordu: “Biz pederler haftada yalnızca 20 dakika vaaz veriyoruz, diğer yandan Kilise’nin düşmanları ise ellerinde diğer tüm zamanlara sahipler, radyo ve günlük gazetelerden faydalanıyorlar.”

san-massimiliano-maria-kolbe-o.f.m.-conv.

Bunun için, basım-yayın aracılığıyla İncil’i müjdelemek adına bir dergi kurma fikrini aklına getirdi: Lekesiz Meryem’in Şövalyesi. Bu yeni esere hayat vermek üzere Bölgesel Kıdemli Kardeş’ten izin koparmak kolay olmadı. Üstleri, son zamanlardaki sağlık sorunlarından ve alandaki tecrübesizliğinden ötürü endişelerini saklamıyorlardı ve dahası, ikincil olmayan bir durum da, rahiplerin altınlar içinde yüzmediğiydi.

Ancak Peder Kolbe, girişimden türeyecek iyi sonuçları ve ruhsal faydaları ortaya koyarak bu isteğinde sebat etti. Başrahip Peder Luigi Karwacki, sonunda ona en bilge cevabı iletti: “Masraflara dair bölgesel rahiplik idaresinden herhangi bir destek verilmemesi şartıyla, ‘Şövalye’nin yayınına başlayabilirsiniz.”

Anne’nin inayeti
Şövalye’nin ilk sayısının basımı için, matbaaya büyük bir borç içinde sözleşme yapmıştı. Peki, şimdi bu borcu nasıl kapatmalıydı? Bir gün, biraz para bağışı toplamak için manastırdan dışarı çıktı:

“Şövalye dergisi için bir bağış istemek üzere bir kırtasiyeye girdim, ama utancımdan elim ayağıma dolaşmış bir vaziyette, orada bulunan herhangi bir objeyi satın alarak dışarı çıktığımla yetindim. Utanç duygusunun dürtüsünü bastıramayarak, Meryem’in sevgisi uğruna amacıma ulaşamadığımdan kendime kızarak kiliseye döndüm.”

Ancak ona yardım eden, göksel Lütuf oldu: “Uzunca bir süre dua ettikten sonra, sunağın üzerinde bir zarf olduğunu fark ettim. Üzerinde yazılı silik harfleri büyük bir şaşkınlıkla okudum: ‘Senin için, Lekesiz Meryemana.’ Onu açtım ve bir şaşkınlık duygusundan bir diğerine geçmemle birlikte, tam da matbaaya olan borç miktarı kadar içinde para buldum. Her şeyi anladım ve gözyaşları içinde minnettarlık ve tapınma haliyle dizüstü çöktüm.”

Eleştiriler ve yardımlar
Dergi fikri birçok eleştiri, ancak az yardım odağı olmuştu. Bazı aziz rahipler, aralarında Peder Venantio Katarzyniec, Peder Maksimilyan’ın girişimlerine heyecanla yardım ediyordu. Diğerleri ise onun işini yalnızca eleştiriyorlardı.

Bir akşam, kardeşçe bir ortamda, rahiplerden biri espri yapmak ve Polonyalı ailelere ziyaretlerde bulunan bir Amerikalı Fransisken rahip olan Peder Lorenzo Cyman’ı eğlendirmek maksadıyla, Şövalye’yi hedef aldı. Derginin baskıya hazırlanma yöntemini eleştiriyor ve ruhların fethedilmesi ve tövbeleri için onun etkinliğine kuşkuyla yaklaşıyordu. Bu arada Peder Maksimilyan, sakin bir tavırla ne onu savunuyor ne de tepki gösteriyordu, zira gözlerini aşağı çeviriyor ve susuyordu.

Cevap veren ise, en ihtişamlı ciddiyet ve açıklıkla konuşarak şöyle diyen misafir din adamının ta kendisi oldu: “Eğer ‘Şövalye’nin yazılması kötü ise bu durumda suç çoğunlukla, ona yardım etmek yerine eleştiriye tabi tutan kişidedir. Editörlük ve özellikle matbaa işi ile ilgili olarak da, bu yükü taşıyacak olan yalnızca Peder Maksimilyan değil, zira tüm rahipler, bilhassa da başta masrafları karşılaması gereken bölge idaresine bağlı tüm manastırlarındaki yetenekli din adamlarıdır.” şeklinde ekledi.

Sonra Maksimilyan’a yönelerek, “Size yardım etmek için, peder, ilk önce ben kendi bağışımı yapacağım: Bu yüz dolarlık banka çekini kabul etme nezaketinde bulununuz.”diyerek konuşmasını tamamladı.

Niepokalanów: Lekesiz Meryem kenti
Peder Maksimilyan, masrafları en aza indirgemek için Grodno manastırında dergiyi basmayı düşündü. Ama kısa sürede artık alanın yetmediğini anladı. Daha büyük bir yer bulmak gerekliydi. O zaman ilahi İnayet onun yardımına koştu.

citta-immacolata

Prens Jean Drucki-Lubecki, ona Szymanów İstasyonu karşısında çok geniş bir arazi bağışladı. Birkaç gün sonra, yeni inşa edilen manastırın başrahibi atanan Peder Maksimilyan, “Lekesiz Meryem Kenti” Niepokalanów’un kurulması için Teresin’e taşındı. Onun ilk yardımcıları, kardeşi Peder Alfonsius ve marangozluktan anlayan bazı rahipler oldu. Kendilerine, katran sürülmüş karton tabakalarla kaplı hafif tahtlardan kulübeler inşa ettiler.

Kahramanca başlangıçlar
İlk günlerde yemek masaları, olarak valizlerin üzerine konulmuş kalaslardan oluşuyordu; sandalyeler yerdeki yüzey; yataklar ise yerlere serilmiş samanlardan yapılmıştı.

Bir gün, rahip olma düşüncesinde olan biri Niepokalanów’a geldi ve hiç kuşkusuz aradığı manastırın bu yoksul kulübeler olacağını düşünmemişti. Peder Maksimilyan onu karşılamaya gitti ve ona, “Eğer Meryemana’yı seversen ve tamamen Ona ait olursan mutlu olacaksın, sevgili evladım, mutlu.” dedi.

Peder Kolbe, konuşurken gülümsüyor ve yüzü ışıldayan bir hal alıyordu. Rahip adayı kendi kendine, “Bu adam hiç kuşkusuz, söylediklerini yaşayan biri.” şeklinde düşündü. Daha geç vakit itiraf edeceği üzere, aniden kendisine de o mutluluğun bulaştığını hissetti.
Zaman geçtikçe o yer, sonunda dünyanın en büyük manastır-matbaası olacak alana dönüşmeye başladı. Kentin ortasında yayınevi kompleksi bünyesinde redaksiyon, kütüphane, dizgi makinesi atölyesi, fotoğraflar için karanlık oda ve çinkografi, düz yatak baskı makineleri için bölümler ve baskı alanı, elektrik dağıtım merkezi ve basılanların paketlenmesi, depolanıp postalanması için tahsis edilen yerleri barındırıyordu.

Yapı kompleksinin sol tarafında şapel için ayrı bir alan ve din adamlarının ikameti için bir başka kanat; novislik, genel idare bürosu ve revir bulunuyordu. Biraz oraya ve şuraya yayılmış, demirciler ve tamirciler için atölyeler, marangozlar, ayakkabıcılar, terziler ve hatta duvar ustaları ve yangın söndürme ekibinin bulunduğu bölümler bile vardı. Niepokalanów’un görüntüsünü tamamlamak açısından, araç park yeri ve materyallerin nakliyesini kolaylaştırmak için devlet demiryollarıyla birleşen raylar ile küçük bir tren istasyonu da vardı. Son olarak, her yerde çok büyük ağaç kütükleri, odunluklar, betondan ve demirden borular, yeni yapıların inşası için kullanılacak çeşitli inşaat malzemeleri mevcuttu.

Bu büyük kompleks, herhangi küçük bir Polonya kasabasına benzer kurulmuştu. Fakat onlardan farklı kılan bir “özellik” vardı: Her yerde, demirci ve tamirci, marangoz ve terzi, mutfak ve ahşap işleme atölyelerinde çalışanların hepsi aynı şekilde giyiniyordu: Bel hizasında kuşanılmış bir kordon ile siyah bir kıyafet. Öyle ki Niepokalanów’da her işçi birer rahipti ve her biri kendine özel işine tahsis edilmişti.

Yetenekleri kullanmak
Manastır içinde her rahip, Rab’den armağan olarak almış olduğu yeteneklere göre, kendine ait bir role ve göreve sahipti. Nitekim Peder Maksimilyan şöyle diyordu: “Her bir rahibin entelektüel, psişik, fiziki yeteneklerini ve kişisel gelişimini mümkün olan en iyi şekilde kullanmak için hangi özellikli göreve tayin edilmesi gerektiğini iyi irdelemek gerekir… İçinde bulunduğumuz zamanımız, uzmanlaşma zamandır! İlk yıllardan başlamak üzere, her bir rahip için özel bir hazırlık gerekmektedir. Teoloji eğitimleri bile, anormalliklerden kaçınmak ve amaca ulaşmak için gelecek göreve tekabül etmelidir.”

Bu ilkeye göre, Niepokalanów’ta bulunan herkes, kendi görevlerini en iyi şekilde yerine getirmek için hazır olmaya gayret ediyordu. Hatta görünürde en alçakgönüllü olan iş bile, tüm topluluğun iyiliğine yapılmış bir hizmetti ve bu nedenle diğerlerinden daha az önemli ve soylu değildi. Yazı işleri ve yönetim bölümünde 158 rahip görev alıyordu. Matbaa-baskı işleri bölümünde ise çalışanların sayısı 103 idi. Teknik kısımdaki görevliler 26; inşaat, mutfak ve tarım yetiştiriciliği işiyle uğraşan diğerleri de toplam 145 kişiydi. Cesur uçak pilotları, korku nedir bilmeyen itfaiyeciler ve çok sevilmeyen dişçiler de eksik değillerdi.

Avrupa’nın en büyük matbaası
Biçim bakımından en yoksul şekilde başlayan iş bölümü, sonrasında Avrupa’nın en büyük matbaası olacak taraftı. Lekesiz Meryem’in Şövalyesi, başlangıçta yani 1924 yılında 5.000 nüsha baskıdan 1926 yılında 40.000 kopyaya; 1939 yılında ise sayısı 1 milyona dayanan inanılmaz bir rakama ulaşıyordu. Bu aylık derginin yanı sıra, birçok başka yayınlar da faaliyete geçirilmişti: Çocuklara hitap eden Küçük Şövalye (aylık 35.000 nüsha baskı); gençler için Genç Şövalye (180.000 nüsha) ve din adamlarının teolojik eğitimine hitap eden Miles Immaculatae (Lekesiz Meryem’in Askerleri, 150.000 nüsha).

Fakat tüm yayın faaliyetinin incisi, Katolik ilhamlı günlük gazete Maly Dziennik –Küçük Bülten– (250.000 nüsha) idi. Bunlara ayrıca başka yayınlar, broşür ve kitaplar ekleniyordu. Etkileyici ve çok büyük bir üretim! Bütün bunlar için son teknoloji ürünü cihazların yerleştirilmesi gerekti: Döner baskı makinesi.

Gerçeği yaymak
Aziz Maksimilyan’ın amacı hiç kuşkusuz, kazanç elde etmek değildi. Kendisi her insana İsa’nın İncil’inin gerçeğini iletmek niyetindeydi: “Her türlü hata görüntüsünü gerçeğin girdaplarında boğmak için, her yerde ve her dilde Hristiyan yayını ve Meryem ile ilgili yayınlar seli oluşturarak yeryüzünü doldurup taşırmamız gerekir.”

Gerçeğin tekliğini göstermek için de şöyle belirtiyordu: “Şu anda benim bu kelimeleri yazdığım ve senin, sevgili okuyucu, bu kelimeleri okuduğun doğrudur. Bu durum karşısında, bunun zıddı bir cümle, yani bunları benim yazmadığımı veya senin bunları okumadığını söylemek gerçeği yansıtmaz. Aslında, yalnızca bu konu hakkında hem ‘evet’ hem de ‘hayır’ aynı anda var olmaz. Zira gerçeklik ya ‘Evet’ ya da ‘Hayır’dadır. Öyleyse gerçek bir tektir.”

Şüphecilik ve yaygın safsata karşısında; Allah’ın varoluşu, insan hayatının değeri ve anlamı gibi hayatın en önemli soruları karşısında bile, basit ve açık bir biçimde, gerçeğin yegane olduğunu söylemeye ve yazmaya inat ediyordu. Nitekim o, kendi mevcudiyetinin tamamını bu ulvi amaca adamış, kendisini “Kalem müjdecisi” olarak tanımlamayı severek buna dönüşmüştü.

Aziz Fransua ne derdi?
Bir gün, önemli bir şahsiyet Niepokalanów matbaasını ziyareti esnasında ona şöyle sordu: “Eğer Aziz Fransua şimdi buraya gelseydi bu çok pahalı makineleri görüp ne derdi?”

Peder Kolbe cevap verdi: “Tuniğinin kollarını katlardı, makinelerin en son hızda çalışmasını sağlardı ve Allah’ın ve Lekesiz Meryem’in yüceliğini yaymak için böylesine modern bir şekilde çalışan iyi kardeşlerinin yaptığı gibi çalışırdı. Biz din adamları, kulübelerde oturabiliriz, yamalı kıyafetlerle dolaşabilir ve mütevazılık içinde beslenebiliriz, ancak Allah’ın yüceliğini yaymaya hizmet eden matbaa makinelerimiz en iyisinden ve son model olmalıdırlar.”

Allah’ın önceliği
Niepokalanów yaşamının gerçek merkezi, rahiplerin her gün Efkaristiya kutlaması ve dua için bir araya geldikleri büyük kilise idi:
“Çalışmamızın verimliliği, sahip olduğumuz yeteneğimize, gayretlerimize veya paraya bağlı değil, zira yalnızca ve yegane şekilde, Allah ile olan bağlılık derecesine dayanır. Bu olmadan tüm diğer araçların değeri yoktur.”

Peder Maksimilyan, Kent’in merkezinin Kutsal Efkaristiya olmasını ve din adamlarının da işlerini ve uykularını bırakarak İsa’nın huzurunda sırayla tapınmaya geçmesini isterdi.

militia-mmaculata

Mucizevi Madalyon
Peder Maksimilyan diyordu ki; nasıl bir savaşçı, silahları olmadan savaşa gidemezse, aynı şekilde Lekesiz Meryem’in askerleri de ruhların fethedilip Allah’a getirilmesinde Mucizevi Madalyon olmadan “taarruz” içinde olamaz. O halde bu tuhaf “mermi”nin ne olduğunu anlamak için zamanda geri dönmeli ve 27 Kasım 1830 tarihine, Paris’in Rue du Bac yöresine gitmeliyiz.

Burada Meryemana, Figlie della Carità Rahibeleri’nin Merkez Evi’nin şapelinde Catherine Labouré’ye görünüyor. Bakire Meryem, bir kürenin üzerinde ayakta duruyor ve yüzü betimlenemeyecek kadar çok güzel; ellerinin parmaklarında, üzerinde değerli taşların işlendiği güzel yüzükler takılı: Taşlar parlak ışınlar yayıyor. Başka taşlarda var, ancak onlar parlamıyorlar.

Genç novis rahibeye, Meryemana’nın açıklayacağı üzere değerli süsler, insanlığın Allah’tan dilediği lütuflardır ve parlamayan taşlar ise Allah’ın halkının dilemediği lütuflardır. Bakire Meryem’in çevresinde oval bir çerçeve ve içinde, “Ey günahsız doğan Meryem, Sana başvuran bizler için dua et.” yazısı bulunuyor. Madalyonun diğer yüzünde, üzerinde haç işaretinin olduğu “M” harfi görünüyor. Altta, İsa ve Meryem’in kalpleri ve onlara atfedilen bir taç şeklinde on iki yıldız yer alıyor.

Bakire Meryem, Catherine’den, metalden bir madalyon şeklinde bu gördüklerini işlemesini istedi ve onu boynunda taşıyacak olan tüm herkesin büyük lütuflar kazanacağı güvencesini verdi. Mucizevi Madalyon sayesinde Allah’ın Annesi’nin yardımını almış olanlar sayılamayacak kadar çoktur; ama bahsedilmesi gereken olay hiç kuşkusuz, Roma’da 30 Ocak 1840’ta Alfonsius Ratisbonne adlı kişi ile ilgili olandır.

Biraz şakayla ve biraz da Katolik bir arkadaşı ile girdiği iddiayla o, Mucizevi Madalyon’u takmıştı. Aziz Andreas delle Fratte Kilisesi’nin önünden geçerken, oraya girmesi için bir çekim gücü hissetti ve burada Bakire Meryem tüm ihtişamıyla ona göründü: O andan itibaren bu adamın tüm hayatı değişti. Böylece Yahudi bir ateist, avukat ve banker, serbest bir düşünür iken, Katolik bir peder olacak ve amacı, Yahudilerin dinde dönmesi olan, “Siyon’lu Hanımefendimiz’in Müjdecileri” adlı bir dini düzen kuracaktı.

Bu noktada, tarihsel-ruhsal özellikte bir gözlem yapmak iyi olur: 1830 yılında İsa’nın Annesi, Catherine Labouré’ye görünerek, kendisinin “Günahsız doğan” olduğunu söylemişti. Nitekim 24 yıl sonra, Papa IX. Pius Hazretleri, Lekesiz Meryem dogmasını görkemli bir şekilde ilan etmiş ve dört yıl sonra ise Lourdes’te Meryemana, göründüğü Bernadette Soubirous adlı kızın sorularına karşılık olarak, “Ben Lekesiz Doğan Meryem’im.” demişti.

Peder Kolbe, bu olaylar aracılığıyla, içinde bulunduğu zamanının iyi ile kötü arasında var olan inatçı bir mücadele olduğunu ve bu mücadelede, Yaratılış Kitabı’nda yer alan ve insanlığın Düşmanı’nın başını ayağıyla ezen Kadın olarak tasvir edilen Meryem’in yardımına başvurmak gerektiğini anlamıştı.
Karşılaştığı her insana hediye ettiği o küçük madalyon, işte bu gerçekliği hatırlatmaya yarıyordu.

Düşünmeyi sağlayan bir gazeteci
Peder Kolbe, elindeki kalemiyle Şövalye için birçok makale yazıyordu. Sahip olduğu düşüncesinin derinliği herkesi düşünmeye itmeyi başarıyordu:

“Bugün birçokları, tüm bilim adamları bir araya gelse bile zavallı bir sivrisineğe hayat vermeyi başaramayacak olmalarını mükemmel bir şekilde bildikleri halde, neden Allah’ın var olmadığı konusunda kendilerini ve başkalarını ikna etmeye çalışıyorlar? Tüm yaratılan şeylerin açıklanamaz bir mutlak tesadüften ibaret olduğunu belirtmek, basit bir saatin hiç kimsenin yardımı olmadan ve yine yalnızca tesadüfen bir araya gelmiş olduğunu düşünmek tam ve gerçek bir saçmalıktır! Neden çeşitli sektördeki zeki ve eğitimli birçok insan, biraz olsun bile hayatlarının anlamını ve Allah ile olan ilişkilerini değerlendirmekle uğraşmazlar? Neden bazı konularda oldukça ileri iken, tüm hepsinden daha önemlisi olan bunda böylesine çok gericiler?

Herkes mutluluğu arzular ve ona yönelir, ancak onu bulanlar azdır; çünkü onu, olmadığı yerde bulmaya çalışırlar… İnsan yüreği; hayali para, şehvet ve şanın tozuyla dolabilmesi için aşırı büyüktür. Zira o, daha büyük, sınırsız ve ebediyen süregelecek bir iyiliği arzular. Bu iyilik ise yalnızca Allah’tır.

Bazen, nereden geldiğini hiç düşündün mü?

Sana hayat veren ve eğitimini üstlenen ebeveynlerini minnettarlık duygularıyla seviyorsun, ama bununla birlikte, çok da iyi biliyorsun ki onlar da kendilerine aynısını yapmış ebeveynlere sahip oldular. Ancak, atalarından hiçbiri, senin uzuvlarının oluşmasını tasarlamayı başaramadı, onlardan hiçbiri seninle ilgili ilk projeyi gerçekleştirmedi, hiçbiri görme yetisi kazanman için gözünün, işitmen için kulağının, çalışman için elinin oluşumundaki maddenin atomunu birleştirmedi. Ama yine de bu uzuvlar bu amaçlara hizmet etmek için varlar. 

kolbe1

Bir amacı hedefleyen bir yapıyı gördüğün her yerde, zekayla yönetilen, örneğin bir evin, bir trenin, bir uçağın veya başka şeyin gerçekleşmesi için bir adamın elinin işlediğini haklı olarak belirtiyorsun. Ama yine de bir insan gözü, en iyi uçaktan bile daha mükemmeldir. Bunu bir araya getiren kimdir? Elbette ki insan değil. O halde kim? Bu birincil nedeni, hiçbir insan tarafından üretilmeyen bu temel nedeni ‘Allah’ olarak adlandırıyoruz.”

Japonya’da müjdeleme görevi
Böylesine büyük bir başarının yeterli olduğu düşüncesine sahip herhangi bir insan durabilirdi, ancak Peder Maksimilyan için böyle olmadu: Daha öteye gitmek istedi! Yeni İncil müjdeleme projesi, Polonya’dan çok uzaktaydı, ama ulaşılamaz değildi: Japonya’da Lekesiz Meryem Kenti’ni inşa etmek. Nihayet 24 Nisan 1930’da, Peder Maksimilyan ve aralarında onun sadık dostu Zeno Żebrowski’nin de bulunduğu başka iki rahip, Nagasaki’ye ayak basıyorlardı.

Müjdeleme faaliyeti hemen şimşek hızıyla gelişti: Varmalarından daha bir ay geçmemişti ki, “Mugenzai no Seibo no Kishi” adıyla (Lekesiz Meryem’in Şövalyesi) Japonca derginin ilk sayısı yayınlandı; ilk sayının baskı kopyası 10.000 idi (1935’te 65.000’i bulacaktı). Gerçekleştirilmesi imkansız bir hayal gibi görünse de, varmalarının henüz birinci ayında ilk baskı çıkmıştı.
Felç edici tereddütler bile Peder Maksimilyan’ın imanını ve onun girişimci ruhunu durduramadı. Nitekim Mayıs 1931’de, rahiplerin kendi elleriyle inşa etmiş oldukları manastır ve matbaa artık hazırdı: Peder Maksimilyan, Avrupa toplumundan öylesine farklı bu halk ile ilişki ve dostluk içine girerek yerel alışkanlık ve gelenekleri öğrenmişti.

Ateş ve anlaşılmazlıklar arasında
Fakat tüm bunlara eşlik eden haçlar da eksik değildi; Peder Maksimilyan’ın her gün taşıması gereken haçlardan ilki, hiç kuşkusuz hastalığı oldu: Daha öğrenciyken yakalandığı tüberküloz.

Doktor Tagashi şöyle tanıklık etmektedir: “Peder Maksimilyan’ın yaşamı, kesintisiz bir kahramanlık oldu. Hekim ve bir radyoloji uzmanı olarak ben onu ziyaret ettim ve çok hasta bir akciğeri olduğunu gözlemledim… Bana göre, onun özel bir ilahi müdahale olmadan sadece kendi insani gücüyle faaliyetlerini sürdürmesi mutlak surette imkansız gibi görünüyordu. Çok sıkça 40 dereceye kadar çıkan ateşine rağmen, yaptığı işler gerçekten sıra dışı idiler.”

Kesinlikle en ağırlarından olan başka bir haç da; bazı rahiplerin, vatan özlemi ve yorgunluğun vermiş olduğu çöküşle, bazı havarisel projeleri engellemeye başlamasıyla geldi.
Maksimilyan, bazı mektuplarında şöyle belirtiyordu: “Sevgili kardeşim, görevimiz çok basit: Bütün gün zorlanmak, çalışarak kendimizi öldürmek, yakınlarımız tarafından neredeyse bir deli muamelesi görmek ve artık çökmüş vaziyette, Lekesiz Meryem için ölmek. Böyle bir yaşam ideali güzel olmaz mı? Kendimizden başlamak üzere, tüm dünyayı; tüm insanların ve de ayrı ayrı her bir insanın yüreğini fethetmeliyiz.”

Fakat başarılar da eksik değildi: Bir gün, manastır kapısını bir Budist çaldı. Rahiplerin yaşamlarından derin bir şekilde etkilendi ve yaşadığı Kyoto manastırına gelmesi için Peder Maksimilyan’ı davet etti. Peder Kolbe, Budist din adamlarına Hristiyanlığı tanıtmak için bunun bir fırsat olacağını düşünüp hiç tereddütsüz daveti kabul etti.

Peder Kolbe, tutkulu bir şekilde onlara Mesih İsa’dan ve Bakire Meryem’den bahsetti. Budistlerin başrahibi, bu yeni öğretinin heyecanı içinde Peder Maksimilyan’ı yolcu ederken, o andan itibaren tüm Budist din adamlarını, Allah’ın Annesi Meryem’i tanımaya ve sevmeye davet edeceğini söyledi.

Peder Kolbe, onlar arasındaki başarısının nedenini şöyle açıklıyordu: “Katolik müjdecilerinin paklığı Japonlarda bir hayranlık ve saygı uyandırıp onları dinlemeye itiyorsa, Meryem’in paklığı da onların ruhlarını kendine çekiyor.”

Peder Kolbe, kendisinin ardından gidenlerle bir öğreti hakkında hiçbir zaman tartışmaya girmiyordu: Başkalarının imanlarına veya fikirlerine saldırmadan onları kardeşleri olarak görüyordu. Örneğiyle, fedakarlıkla ve dua ile eşlik edilmiş basit fikir yürütmelerinden yola çıkarak saygılı bir diyalog aracılığıyla onları gerçeğe götürmeye çalışıyordu.

Başka hayaller
Görevlere ve zorluklara rağmen Peder Maksimilyan, yeni Lekesiz Meryem Kentleri’ni yaratmayı hayal etmeyi bırakmıyordu. Onu Japonya’ya götüren o uzun yolculuk esnasında, sonu gözükmeyen kalabalıkları ve büyük şehirleri gözlemliyordu. Gemi limanlara yanaşıp mola verdiğinde, temaslarda bulunuyor, not alıyor ve projeler tasarlıyordu: Suez ve Arab dünyası; Bombay ve Hindistan kapısı; Singapur ve onun gemi kaynayan ve her tür ırktan gelen insanların bulunduğu limanı; uçsuz bucaksız ve gizemli bir Çin belirtisi, Hong Kong.

sanmassimilianomariakolbe5

Bu yerlerin her birinde o, İncil müjdeleme görevi aracılığıyla Fransisken evlerin kurulmasını tasarlıyordu. 1932 yılı yaz mevsiminde, yeni bir Lekesiz Meryem Kentikurmak için Hindistan’a macera yolculuğu yapan yine kendisinden başkası değildi; ancak savaş, bu projenin gelişmesini engelledi.

Son akşam yemeği
1936-1939 üç yıllık dönemde Peder Maksimilyan, Polonya’daki “Lekesiz Meryem Kenti” Niepokalanów’un yeniden kıdemli başrahibi oldu. Havarisel yoğun yıllar olmasına karşın, Aziz, kendisini bu dönemde özellikle, tarafından öngörülen savaşın vereceği korkunç sınanmaya hazırlık açısından öğrencilerinin Fransisken ruhu ve Meryemana dindarlığında güçlendirmeleri çalışmasına adadı.

10 Ocak 1937, Pazar günüydü ve Peder Maksimilyan şöyle demeye başladı: “Benim sevgili evlatlarım, her daim sizinle olamayacağımı biliyorsunuz, bu nedenle beni hatırlamanız açısından sizlere birkaç şey söylemeyi arzu ediyorum. Benim ne kadar mutlu olduğumu bir bilseniz, benim sevgili oğullarım! Yüreğim mutluluk ve huzur ile dolup taşıyor… Bu yeryüzünde keyfi çıkarılabilecek kadar çok mutluluk ve huzur! Hayatın karşıtlığına rağmen, yüreğimin derinliğinde her zaman bu tarifsiz sükunet egemen oluyor. 

Sevgili evlatlarım, Lekesiz Meryem’i seviniz! Onu seviniz, zira o sizi mutlu kılacaktır ve sınırsız bir şekilde Ona güveniniz. Lekesiz Meryem’i anlamak herkese bahşedilmedi. Bu lütuf yalnızca dua sayesinde elde edilebilir. Kendisi Allah’ın Annesi’dir ve yalnızca Kutsal Ruh, kime isterse ve ne kadar arzu ederse Onun Gelini’ni tanıma lütfunu bahşedebilir. Sizlere daha başka şeyler söylemek istiyordum, ama zaten bunlar yetmez mi?”

O esnada, bir çekingenlik hissiyle herkese baktı, ama birçokları onun hiçbir şeyi gizlemeyerek her şeyi açıklamasında ısrar ettiler. “Tamam, söyleyeceğim.” diyerek hemen ekledi. “Size dediğim gibi, çok mutlu ve sevinç doluyum ve bu da tüm kesinliğiyle Göğün güvencesinin bana verilmiş olmasındandır… Sevgili oğullarım, Meryemana’yı sevin, bildiğiniz ve yapabildiğiniz kadar Onu sevin!”
Dinleyiciler arasında, her konuşmasını derinlemesine detaylarıyla açıklamaya girmesi konusunda ısrar edenler olduysa da, her şey faydasız kaldı, çünkü o bu sırlar hakkında başka şeyler eklemek istemedi.

Israrlı sorular sona erdikten sonra, kendisi babacan bir şekilde konuşmasını sürdürdü: “Sizlere benim sırrımı açıkladım ve bunu, hayatın sıkıntılarında ruhsal güç ve enerji bulasınız diye yaptım. Belki zorluklar ve sınanmalar, ruha karşı ayartmalar ve yıkımlar baş gösterecek. O durumda bu şeyleri hatırlamanız sizlerin tinsel çağrıda sebat etmenizde cesaret verecek ve Lekesiz Meryem’in sizden isteyeceği fedakarlıklarda sizleri mahmuzlayacak.”

Polonya’ya karşı bir antlaşma
Aziz Maksimilyan yanılmıyordu. Öyle ki felaketleri eşliğinde savaş, artık yakındı. Polonya’da bağımsızlık kutlanıyorken, birileri yeni bir askeri işgal tasarlamaktaydı: Hitler ve Stalin, gizlice Polonya’yı işgal etmek için görüşüyorlardı.

1 Eylül 1939’da Alman askeri gücü, Polonya ordusunu hazırlıksız yakaladı ve tüm bölge boyunca hızlıca ilerlediler. Niepokalanów’da oturan yaklaşık sekiz yüz rahibin neredeyse hepsi dağıldı. Almanlar, kendileriyle işbirliği yapması için Peder Maksimilyan’ı ikna etmeye çalıştılarsa da, o bunu reddetti.

Bu nedenle, ilk kez 19 Eylül 1939’da ve ikinci ve nihai olarak da 17 Şubat 1941’de tutuklandı. Kendini feda etme anı artık gelmişti.
Birçok rahip kardeşle birlikte manastırdan uzaklaştırılmadan önce, Peder Maksimilyan, geride kalan rahiplere döndü ve onlara, “Kardeşler, sevginin ne olduğunu unutmayın!”diyerek, silinmez bir cümleyle onları selamladı.

Hepsi kamyonlara bindirildiler. Peder Kolbe, yolculuk esnasında huzurlu idi ve o keskin zor anda bile müjdeleme görevinde olduklarını arkadaşlarına hatırlatıyordu ve her zamanki esprili tavrıyla, tek bir lira bile harcamadan Almanlar tarafından nakledilmiş oldukları için ne kadar şanslı olduklarına dikkat çekiyordu.

niepokalanow_-_arresto_dei_frati

Rahipler için acılar, soğuk ve açlık nedeniyle sıkıntılar eksik olmuyordu. Bununla birlikte, rahiplerden birinin kil ile şekillendirdiği bir heykelin etrafında dua etme imkanına sahiptiler. İsim gününde Peder Maksimilyan, şu şefkatli davranışı gerçekleştirdi: “Sizlere ne verebilirim, oğullarım? Hiçbir şeye sahip değilim.”

O zaman kendi payına düşen ekmeği aldı, onu birçok küçük parçaya ayırdı ve rahip kardeşlerin her birine dağıttı. Sonra da şöyle devam etti: “Meryemana, bu acıları da iyiliğe dönüştürecek. Bizler kendimizi Ona adadık, ruhları Ona fethettirmek için söz verdik, her daim Ona ait olacağımızı ikrar ettik; bu nedenle eğer bugün Niepokalanów’da değil de, burada olmamız gerekliyse bunun için Ona minnettarlık borçluyuz.” 

Ölüm kampında
Şu korkunç bildiri, Auschwitz’e yeni ulaşan tutsakları karşılıyordu: “Sizler buraya bir revire değil, zira bacadan geçmekten başka buradan çıkış imkanınız olmayacak bir Nazi toplama kampına geldiniz. Eğer bu birilerinin hoşuna gitmiyorsa, kendisini hemen dikenli tellerin üzerine atabilir. Şayet konvoyda Yahudiler varsa, onların iki haftadan daha fazla yaşamaya hakları olmayacaktır. Eğer aralarında pederler varsa bir ay kadar yaşayabilirler; diğerleri ise üç ay.”

Cehennemde bir Aziz
Peder Maksimilyan’ın uysallığı, sakinleştireceği yere, onu acımasızlıklarının özel bir kurbanı olarak seçmiş Nazileri daha da öfkelendiriyordu. Aziz Maksimilyan, kampta bulunan her kardeşe karşı imanının ve sevgisinin tanıklığını yapmaya devam ediyordu.
Onun kahramanlığı üzerine birçok tanıklık içinden, halihazırda Amerika’da bir televizyon sunucusu olan Sigismondo Gorson’unkini aktaralım: “On üç yaşındaydım ve sevgi ifadesinin bir anahtar kelime olduğu güzel bir evden geliyorum. Aniden kendimi bir yetim ve Auschwitz cehenneminde yalnız başıma buldum. Peder Kolbe benim için bir melek gibi oldu ve kuluçkaya yatan bir tavuk gibi beni kollarının altına aldı. Her zaman gözyaşlarımı siliyordu. 

Benim Yahudi olduğumu biliyordu, ama bu onun için fark etmiyordu: Zira o herkesi seviyordu ve yalnızca sevgi; sevgiden başka bir şey bahşetmiyordu. Payına düşenin çoğunu başkalarına dağıtmasına karşın hayatta kalıyor olması bana göre bir mucizeydi. Maksimilyan Kolbe’yi çok sevdim ve hayatımın son anına kadar da onu sevmeye devam edeceğim. Kendisi, insanlar arasında bir prens idi.”

Yaratan yalnızca sevgidir…
Herkes ya günahlarını itiraf etmek ya da teselli bulmak için onun yanına gidiyordu. Diğer birçoklarının örneği üzerinde ben de (Sigismonda Gorson), gece vakti yerde sürünerek, Peder Maksimilyan’ın yatağına yaklaştım. Selamlaması duygusal oldu. Korkunç yakma fırınları üzerine izlenimlerimizden birkaç kelime alışverişi yaptık. Sessizlik içinde durduk. Sonra bana şöyle dedi:

“Nefret, yaratıcı güç değildir. Yaratıcı güç yalnızca sevgidir… Bu ağrılar bizleri bükmeyecek, zira güçlü olmamıza yardım edecektir. Bizden sonra kalanlar mutlu olsunlar diye bunlar gereklidirler.”

Onun ile olan buluşmamızdan her zaman ruhun tesellisiyle; dayanmak ve kendimizi salıvermemek için irade gücüyle dönüyorduk. Sık sık Allah’a güvenmemizi ve Lekesiz Meryem’in himayesine kendimizi teslim etmemizi öğütlüyordu. Sakinliğiyle saltanat sahibi gibi görünüyordu.

Franciszek Gajowniczek
Kampta bir kural yürürlükteydi ki buna göre; eğer bir kişi kaçarsa, buna karşılık aynı bloktaki on kişi yer altında karanlık bir yerde açlıktan ölmeye mahkum edilecekti. Bir akşam yoklaması vaktinde, bir kişinin kaçtığı fark edildiği için tüm tutukluların ruhunu büyük bir korku sarmıştı. Sonu gelmeyen üç saat boyunca tüm tutuklular, yemeklerinin bir kanala atıldığını gören 14. Blok haricinde, sırayı bozma ve akşam yemeği yeme emri gelene kadar hazır olda kaldılar.

francgajo

Ertesi gün, bloklar kendi meşguliyetlerine dönerlerken, 14. Blok ise meydanda dizilmiş vaziyette duruyordu. Acıkmış, dövülmüş ve korkmuş bir şekilde, o zavallı insanların yakıcı güneşin altında hazır olda beklemeleri gerekiyordu. Bazıları susuzluk ve yorgunluktan bitkin bir halde bayıldılar.

Akşamki yoklama sona erdiğinde Albay Fritsch şöyle bağırdı: “Dün kaçan tutuklu henüz bulunamadığından, aranızdan on kişi ölüme gidecek.”

Komutan tutukluları gözden geçirdi ve elinin bir işaretiyle ölmesi gerekenleri rastgele seçti. Onlardan biri haykırmaya başladı: “Elveda! Elveda! Benim zavallı eşim, elveda benim zavallı oğullarım!” Bu Çavuş Franciszek Gajowniczek idi.

Bundan daha büyük sevgi yoktur…
Fakat aniden bir adam, daha doğrusu 16670 numara, kararlı adımlarla sırasından çıktı ve doğrudan kamp Komutanına doğru ilerledi. Bu kimdi? Ne istiyordu? Demir kadar sert disiplini ihlal etmeye ve korkunç Öndere karşı gelmeye nasıl cüret edebilirdi?
“Ben bir Polonyalı Katolik pederim; yaşlı birisiyim, onun yerini almak istiyorum, çünkü onun bir karısı ve çocukları var.”
Komutan, şaşırmış halde ve konuşmak için dahi güç bulamamış gibi, tuhaf bir şekilde o teklifi kabul etti…

11. Blokta
Peder Kolbe, diğer mahkumlarla birlikte 11. Blok’a götürüldü. Burada kurbanların üstleri çıkarıldı, açlık ve susuzluk içinde ölmeleri gereken küçük bir hücreye kapatıldılar. Fakat bu kasvetli yerden, ağlayış ve ümitsizlik duyulacağı yere, bu kez dualar ve ilahiler duyuluyordu.

Kolbe, haç yolu aracılığıyla onlara ebedi hayata doğru rehberlik ediyordu. SS’ler ölüm hücresini boşaltmaya karar verinceye kadar, sığınakta iki hafta boyunca kaldı. Aralarında Peder Maksimilyan’ın da olduğu, yalnızca dört kişi hayatta kalmıştı. Bu nedenle, tutuklulara asit fenik enjekte etmesi için Bock adlı askeri yolladılar.

Bir tanık şöyle anlatmaktadır: “Peder Kolbe’yi, katiline doğru kendisi elini uzatırken ve duada gördüm. Buna katlanamıyordum. Yapılacak bir işim olduğu bahanesiyle oradan uzaklaştım ve döndüğümde onu dik vaziyette, duvara yaslanarak oturmuş gördüm. Gözleri açıktı. Yüzü pak ve huzurlu, ışıldıyordu.”

Peygamberlik
Meryem’in Göğe Alınışı Bayramı arifesi olan 14 Ağustos 1941’de öldürüldü, bu sayede Meryem’in bayramı günü onun kurbanı yakılabilirdi. Hapis bekçileri Naziler, yakma fırınında onun bedenini yaktıklarında, onun şu güzel peygamberliğini yerine getirdiklerini bilmiyorlardı: “Rüzgar eşliğinde yolculuk etmek, dünyanın her yerine ulaşmak ve Sevindirici Haberi duyurmak için toz gibi olmak isterim.”
Başka bir insanı kurtarmak için kendi hayatını bahşetmiş olan bu adamın cömert adağının sesi tüm kamp boyunca yayıldı.

Karanlıkta bir ışık
“Farkına vardık ki, aramızdan biri, ruhun o ruhsal gece karanlığında, en yüksek zirveye kadar sevginin ölçüsünü yükseltmişti. Herkes gibi işkence görmüş, isminden ve sosyal haklarından mahrum kalmış bir yabancı, kendisinin akrabası bile olmayan birini kurtarmak için korkunç bir ölüme kendini sunmuştu. Bu nedenle, insanlığın atılıp çamurda ayaklar altında alınarak ümitsizce ezilmesi doğru değil, diye haykırıyorduk.

Binlerce mahkum, dünyanın hala var olduğuna ve işkence edenlerimizin bunu yok edemeyeceğine kendilerini ikna ediyorlar. Birden fazla birey, bu dünyayı, kendi içindeki bu gerçeği aramaya; onu bularak kamptaki diğer arkadaşları ile paylaşmaya başlamıştı ve kötülüğe karşı mücadele etmek için birbirlerine güç veriyorlardı.

Peder Kolbe’nin, bizlerden biri için veya o kişinin ailesi için öldüğünü söylemek indirgeyici olurdu. Nitekim onun ölümü, binlerce insan hayatının kurtuluşu oldu. Bunda da, diyebilirim ki, o ölümün büyüklüğü yer alır. İşte bizim hissettiğimiz. Yaşayacağımız sürece de, Auschwitz’de olan bizler, açlık sığınağı karşısında başlarımızı eğdiğimiz gibi, meydana gelmiş o olayın anısı huzurunda da başlarımızı eğeceğiz.

kolbe-1

O, bizlere iyimserliği geri kazandıran, bizleri yeniden canlandıran ve bizlere güç veren bir sarsıntı oldu; kampın karanlığını aydınlatmayı başarmış çok güçlü bir ışık patlaması haline gelen onun bu davranışı karşısında dilimiz tutulmuş vaziyette kaldık.”
(Auschwitz’de bir tutuklu, Jerzy Bielecki)

Yüzyılın Koruyucu Azizi
Savaş bittiğinde, bu iman şehidinin hatırası ortadan kaybolmadı. Hemen onun hakkında tanıklıklar toplandı ve 17 Ekim 1971’de, derinden etkilenen Kardinaller Stefan Wyszyński ve Karol Wojtyła, onun Kutlu ilan edilmesi töreni vesilesiyle binlerce hacıyı Roma’ya getirdiler. Aralarında Franciszek Gajowniczek de bulunuyordu.

10 Ekim 1982’de, yine Kardinal Wojtyła, ama bu sefer Papa II. Jean Paul olarak, Fransisken Rahibin kahramanca yaşamını azizlik ilanıyla mühürledi: Peder Maksimilyan, “Sevginin ilk İman Şehidi ve bu zor yüzyılın Koruyucu Azizi!”

Aziz Maksimilyan’ın Vasiyeti: Sizler benim mirasçılarımsınız!
“Ben zayıfım ve artık yaşlanıyorum, dolayısıyla yakın zamanda öleceğim. Zira herkesin bir vasiyet hazırlaması hakkıysa, ben de bu hakkımdan mahrum kalacağımı düşünmüyorum. O halde, kardeşler, benim ölümümden haber aldığınızda, biliniz ki sizler vasiyet aracılığıyla benim mirasçılarımsınız. Şimdiye kadar tüm hepimiz Lekesiz Meryem için çalıştık; ben ölmüş olacağım zaman, hatırlayın ki devam etmek size düşer; Cemiyet’i sizlere emanet ediyorum. Sınırsız ve kısıtlamasız, Lekesiz Meryem’in davasına kendinizi adayın; onun için, eğer gerekli olacaksa, kan dökmeye kadar her türlü fedakarlıkla yüzleşin; gideceğiniz her yerde onun Yüceliğini vaaz edin ve Lekesiz Meryem’e ilahiler söyleyin…”

san-massimiliano

Aziz Maksimilyan Maria Kolbe’nin Düşünceleri

Sen, Yüce Allah ve Cennet için yaratıldın. Yüceliğe olan susuzluğu, Allah’ın daha fazla yüceliğinin arayışına yönlendir.
İnsan, zenginlikler için yaratılmadı, nitekim ne kadar çok ona sahipse, o kadar çok onu arzular ve bir kadar da mutsuz olur.
En mutlu ölüm hangisidir? “Rab, ben her zaman senin isteğini yerine getirdim.” diyebilmektir.
Dua ve mütevazılık insanı ol ki, bolluk içinde meyveler toplayabilesin.
En zayıflara yardım et ve onlarla birlikte acı çek.
Yetenek eksikliği için endişelenme. Allah’a güven.
Öç alma: O kişi için bir “Selam Sana” duası yap.
Sıkıntıda insanların huzurunda yakınma, zira İsa’nın yanına git.
Günahsız bir ruh, dünyanın tüm güzelliklerinin bir araya getirilmesinden sonsuz derecede daha güzeldir.
Bir dakika dahi ölümcül günah içinde kalma.
Seni seven Allah’ın sevgisine karşılık ver.
Sebat etmenin sonunda ödül vardır.
Sen bir yaratılansın; bu nedenle sahip olduğunu, varlığını ve yapabileceğini, her şeyi Allah’tan elde ediyorsun.
Düzeni koru ve düzen de seni koruyacaktır.
Allah’ın kendisi ile götürdüğü ilk şey esenliktir.
Kendini ilahi İnayete emanet et, onu açıkça duyur ve itaatkar ol; Allah da ihtiyacın olan her şeyi sana verecektir.
Nasıl İsa’ya hizmet ediyorsan yakınlarına da öyle hizmet et.
İsa, esenlikte ve sevgide hüküm sürer. Şeytan ise karmaşada, ümitsizlikte ve üzüntüde hüküm sürer.
İlahi sese her daim dikkat et.
Alçakgönüllülük olmadan bilim bir hiçtir (mütevazılıkla değerlidir).
Küçük şeylerde sadık ol.
Her şeye hemen inanma ve işitmiş olduğunu hemen başkasına anlatma.
Şeytan, tembelliğe yöneltmek için elinden geleni yapar.
Yalnızca Allah’ı seven kişi, O’nu bir filozoftan daha iyi tanır.
Yürekten çıkan dua imana döndürür.
Senin amacın İsa’ya benzemektir.
Kibir, erdemleri günaha dönüştürürken, mütevazılık ise günahları erdemlere dönüştürür.
Zenginlikler, saygınlıklar ve zevkler şeytanın tuzaklarıdır.
Fakirlik, değersizlik ve üzüntüler İsa’nın silahıdır.
Huzurlu ol: Kendini tamamen merhametli ilahi İnayet’in ellerine, yani Lekesiz Meryem’e emanet et.
Bir bebek gibi basit, ancak ihtiyatlı ol.
İsa’nın ardından yürüyerek kral, arkadaş, oğul ve Allah’ın mirasçısı olacaksın; O’nu ne kadar çok yakından taklit edersen o kadar çok da mutlu olacaksın.
Herkesin kurtuluşunu sağlamak için sonuna kadar gayret göster.
Yalnızca Yüce Allah için ve gizlilikte acı çek ve çalış.
Hayat, Cennete doğru giden bir yoldur.
Sevgi sınır tanımaz.
Kaybetmiş olduğun zamanı azminle geri kazan.
Görev duygusuna sahip ol ve birileri seni gözetliyor mu diye endişeye kapılmadan onu iyi yerine getir.
Tövbenin ve azizliğin kaynağı lütuftur.
Lekesiz Meryem aracılığıyla ilahi Merhamet tarafından huzur ve güven içinde kendini yönlendirmeye bırak.
Kendini unut ve yürekleri yalnızca Lekesiz Meryem’e fethettirmeyle ve bu doğrultuda, İsa’nın Çok Kutsal Yüreği’ne yönlendirmeyle ilgilen.
Meditasyon yapmayı iyi öğren. Nitekim şeytan meditasyondan korkar.
Kendi hayatının gelişimini her zaman ertelemek, birçokları için mahvolma nedeni oldu.
Lekesiz Meryem’e karşı sevgini gerçeklerle göster.
İnanışlarından dolayı utanma.
Başkalarında iyi olan şeyi taklit et.
Lekesiz Meryem aracılığıyla seni yönlendiren ilahi merhamete tamamen her şeyde güven.
Sevgi olmadan herhangi bir erdem de olmaz; ancak sevgi ile hepsi olur.
Allah’ta güçlenmiş olarak, hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmayacaksın.
Öz sevgi en aziz durumlarda kendini bulur.
Dalgın olduğunun farkına varırsan, yerine getirmekte olduğun faaliyete huzurla geri dön.
Tüm endişeleri Lekesiz Meryem’e bırak.
Alçakgönüllülük, sevgiden türer.
Başkalarına bakmak yerine kendine özen göster.
Lekesiz Meryem aracılığıyla azizliğe ulaşacaksın.
Asla ümidini yitirme.
———————————————————————————————————————————————————————–

Yazar: Roberto BRUNELLI
©2008 Editrice VELAR 24020 Gorle, Bg
www.velar.it
Kitabın orijinal adı: Padre Kolbe, “Il cavaliere dell’Immacolata.”

BİZİMLE İLETİŞİME GEÇİN

Şu anda burada değiliz. Ama bize e-posta gönderebilirsiniz, en kısa zamanda size geri dönüş yaparız.