Papa Fransiskus’un Kilise üzerine Öğretisi

SUNUM

Papa Fransiskus’un Kilise üzerine öğretisini, her zamanki gibi zengin ve özgün diyalog tarzıyla teolojik düşünce ve pastoral önerilerle tanıtmak için birkaç kısa not aktaralım. Bunlar bir Episkopos olarak beni ve aslında hepimizi modern çağın zorluklarıyla yüzleşmeye her zaman hazır olan bir topluluk olarak Kilise olmaya davet eden Papa’nın sözlerini tüm güzelliğiyle ve önemiyle somut jestlere ve havarisel seçimlere dönüştürme ihtiyacını tecrübe ettiren bazı hızlı derin düşünme ipuçları olmaktadır.

Bunlar, değerlerin arayışı içinde ve mutluluğa aç olan insanlığa yönelik dinleme ve diyalog becerileri gerektiren zorluklardır.

Papa Fransiskus’un bütün öğretileri, her şeyden önce, Mesih’in vaatlerini yerine getirme yolunda Allah’ın halkı olmak ve yaşamak için vazgeçilmez bir şart olan Allah ile olan yakınlığımızı artırmak üzere bizi teşvik etmek ister.

Asla unutulmamalıdır ki, her ne kadar sürülerin en küçüğü olsa da “kurtarılmış” olarak bu halk, İncil’i tüm insanlara duyurmanın ve tanıklığını yapmanın ebedi görevine sahiptir. Çünkü Allah’ın benzerliğinde ve suretinde yaratılan her insan kurtuluşu hak eder ve dolayısıyla kutsal Üçlü-Birliğin ilahi birliğine dâhil olmaya çağrılır.

Papa Fransiskus Kilise’den bahsederken bunu yalnızca Kilise’nin varlığını değil, Kilise olmanın özünü de yansıtmaya çalışan fırça darbeleriyle yapar. İnsanların en sonuncularına olan sürekli ilgisi her öğretisine eşlik eder; yalnızca ekonomik ve sosyal manada değil, aynı zamanda ve özellikle insani ve manevi olarak yoksullar için ayrıcalıklı bir yer olarak Kilise her Hristiyan cemaatinin görevini daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

Zayıflıkla dolu ve aynı zamanda göksel lütufla zenginleştirilmiş erkek ve kadınlardan oluşan, aynı zamanda İncil’in her sayfasını müjdecilik eylemine dönüştürme görevini emanet eden Kilise’yi oluşturanın Allah olduğunu bilmek güzel ve teselli vericidir. Bir armağan olarak aldığımız lütuf, bugünün insanlarına yaşam ve insanlığın geleceği için anlam ve umut veren bir yol olarak sunularak herkese aktarılmaktır.

Papa Aziz 2. Yuhanna Pavlus’un her zaman tekrar etmeyi sevdiği gibi, vaftiz edilen kişi, Kilise’ye giden yolu bağlayan bir köprü olmaya çağrılmıştır. Müjde hizmetinde, herkes – yaşları ve sosyal konumları ne olursa olsun – tanrısal sevginin bulaşıcı bir tanığı olabilir ve kardeşlere İncil’in sevincini ve sevincin İncil’ini iletebilir.

Zaman zaman caydırıcılığın ve güvensizliğin hüküm sürdüğü çağımızda, Hristiyan duyurusunun coşkusunu bulmamıza ve güçlendirmemize yardımcı olmak hiç de kötü olmaz. Nitekim Mesih İsa öldü ve dirildi, her insan varlığı için tek gerçek ve sarsılmaz umut oldu.

Bu Hristiyan Müjde’sinin duyurulması kesinlikle kolay bir görev değildir, çünkü -inkâr etmenin faydası yok- sık sık bir “önü görülmeyen yolculuk” gerektirir. Bununla birlikte azizlerin örneği, bilinmeyen yolda ilerlemekten korkmamamıza, Dirilmiş İsa’nın yüzünü görmüş, O’nunla tanışmış ve karşılaşmış olanların deneyimini bir araya getirmek için cesaret ve tutkuyla hareket etmemize bizleri teşvik eder.

Bu sayede, uyanık ve Allah’ın Sözü’nün lambasıyla aydınlanmış bir şekilde, neşeyle ve mütevazı bir hizmetle, sayısız zayıflık ve ruhsal hastalıkların saldırısına maruz kalan insanların her boyutuna ve anına anlam ve değer katabiliriz. Mesela, daha önce hiçbir zaman insanın bu kadar kaybolduğu ve sık sık huzursuz bir sosyal evrende bir insan olmanın mümkün olup olmadığını merak ettiği başka bir gün olmamıştır.

Papa Hazretleri, görevi tam da tarihin hayat damarlarına daha eksiksiz ve gerçek bir “insani” özgürlük, adalet ve barış düzeni oluşturmak olan Kilise’yi daha iyi algılamaya bizleri davet ediyor.

Bu yüzden Kilise, “dışarı çıkmaya”, yani inanç riskine girmeye cesaret etmeye, arayış içinde olan insanlarla birlikte yola çıkmaya ve insanlığın her yanına amansız bir şekilde gitmeye bizi davet etmekten asla geri kalmaz. Papa Fransiskus’un sözleri uyarınca, dünyadan korkmamaya, zira insanlar arasında yaşamak için Baba’dan “çıkan” İsa’nın onu sevdiği gibi sevmek üzere dışarı çıkmaya olan teşviğe kulak verelim.

Biri “içeride” kalarak, görünüşe göre daha güvendedir, ancak Kilise “dışarı çıkmazsa” doğasına karşı gelir. Bu durum Pentekost’ta gerçekleşti: Havariler korkuyorlardı ve Kudüs’teki Son Akşam Yemeği Salonu içine kendilerini kilitlemişlerdi. Kutsal Ruh onlara dışarı çıkma cesaretini verdi ve Onlar o yerden İncil’i yeryüzünün her köşesine yayma gücünü aldılar.

Bu dönemde, birçok Hristiyan’ın zulüm görmesinin yanı sıra Hristiyanlığı bireyin özel alanına indirgeme ve Hristiyan inancını toplumun her alanından dışlama girişimi yüzünden insanlarla yüzleşme korkusu, azınlık korkusu, reddedilme ve dışlanma korkusu gibi birçok korku deneyimi yaşayabiliriz.

Bununla birlikte, aslında tam da bu zamanlarda, her insanın tükenmez bir zenginlik olduğunun bilincinde, inananlar ve inanmayanlarla, Hristiyan olan ya da olmayanlarla ilişki ve diyalog kurmak için farklı zihniyetlerle yüzleşmemiz isteniyor.

Meryemana bizim için bu yolda örneğimiz ve bir annemizdir. Magnificat İlahisi’nde en derin sevincini dile getiren ve haç dibinde Havari Yuhanna’yı miras alan; vaftizlilerden oluşan inanlılar topluluğuna Kilise’yi sürdürmelerinde tarihsel yol boyunca güvenli rehber olarak eşlik eden, bölünme ve uzlaşmazlık duvarlarını yıkmamıza ve “kapılarımızı” dünyanın beklentilerine ve zorluklarına açmamıza yardımcı olandır.

Episkopos Mons. Giovanni D’Ercole

 

Allah bir Halk oluşturuyor

Sevgili kardeşlerim, iyi günler.

Yağmurun gelip gelmediğini, ıslanıp ıslanmayacağımızı bilmediğimiz bu havalarda geldiğiniz için tebrik ederim, çok iyisiniz. Aferin! Buluşmayı susuz bitirmeyi umuyoruz, Rabbimiz bize merhamet etsin.

Bugün Kilise hakkına bir öğreti serisine başlıyorum. Bu biraz da annesi ve ailesi hakkında konuşan bir oğul gibidir. Kilise’den bahsetmek annemizden, ailemizden bahsetmek demektir. Aslında, Kilise kendisine ya da özel bir kuruluşa, bir STK’ya ya da sadece din adamlarına veya Vatikan’a özgü bir oluşum değildir… “Kilise düşünür.”

Nitekim Kilise hepimiziz! “Kimden bahsediyoruz?” “Hayır, rahiplerden değil …”. Ah evet, rahipler Kilise’nin bir parçasıdır, ama Kilise hepimiziz! Onu rahiplerle, piskoposlarla, Vatikan’la sınırlamayın… Bunlar Kilise’nin uzuvlarıdır, ama biz hepimiz aileyiz, Anne olan Kilise’ye aidiz. Kilise, insanlığa açılan ve bir laboratuvarda doğmayan, geniş bir gerçekliktir; Kilise laboratuvarda doğmadı, aniden doğmadı. Mesih İsa tarafından kuruldu, ancak arkasında uzun bir geçmişi olan ve Mesih’in kendisinden çok önce başlayan bir hazırlık temeline sahiptir.

  1. Kilise’nin bu tarihi, daha doğrusu “tarihinin öncesi”, Eski Ahit’in sayfalarında zaten yer alır. Yaratılış Kitabı’nda okuruz: Allah, iman Atamız İbrahim’i seçti ve gitmesini, dünyevi evini terk etmesini ve ona göstereceği başka bir ülkeye gitmesini istedi (bakınız Yaratılış 12,1-9).

Bu çağrıda Allah, İbrahim’i yalnız, tek bir birey olarak çağırmadı, zira başından beri ailesini, akrabalarını ve evinin hizmetinde olan herkesi dâhil etti. Bir kez yola koyulduğunda, – evet, işte böylece Kilise yürümeye başladı – o zaman, Allah hâlâ ufkunu genişletecek ve İbrahim’i nimetiyle dolduracak, ona gökyüzünün yıldızları ve deniz kıyısındaki kumlar gibi sayısız nesiller vaat edecektir.

İlk önemli gerçek, tam olarak şudur: İbrahim Allah’tan başlayarak, dünyadaki bütün ailelere bereketini götürmesi için bir halk oluşturdu; bu halkı, bu tarihi, yol alan Kilise’yi kuran Allah’tır ve bu halkın içinden de İsa doğmuştur.

  1. İkinci unsur: Etrafında bir insan halkı oluşturan İbrahim değil, bu halka hayat veren Allah’tır. Genellikle Allah’a başvuran, boşluğu kapatmaya çalışarak destek ve koruma isteyen erkekti. İnsanlar tanrılara, ilahlara dua ederdi. İbrahim’in durumunda ise, duyulmamış bir şeye tanık oluyoruz: Girişimi başlatan Allah’ın kendisi oluyor.

Şunu dinleyelim: İbrahim’in kapısını çalan ve ona şöyle söyleyen Allah’ın kendisidir: Yola koyul, topraklarını terk et ve yürümeye başla. Senden büyük bir halk oluşturacağım. İşte, Kilise’nin başlangıcı budur ve İsa bu halktan doğdu. Allah öncelik aldı ve sözünü insana yöneltti, onunla bir bağ ve yeni bir ilişki kurdu. “Ama peder, bu nasıl oluyor? Allah bizimle mi konuşuyor?” “Evet.” “Peki, Allah ile konuşabilir miyiz?” “Evet.” “Allah ile sohbet edebilir miyiz?” “Evet.”

Buna dua denir, ama bunu başından beri yapan Allah’tır. Böylece Allah, Sözü’nü dinleyen ve yola koyulan, O’na güvenen herkes ile bir halk oluşturmuştur. Tek şart budur: Allah’a güvenmek. Allah’a güvenirseniz, O’nu dinler ve O’nun ardından yol yürümeye başlarsanız; buna Kilise’yi oluşturmak denir.

Allah’ın sevgisi her şeyden önce gelir. Allah her zaman ilktir, O bizden önce varır, bizden önce gelir. Peygamber İşaya veya Yeremya, iyi hatırlamıyorum, Allah’ın badem ağacının çiçeği gibi olduğunu, çünkü ilkbaharda açan ilk ağaç olduğunu söyler. Allah’ın her zaman bizden önce çiçek açtığını anlatmak istiyorum. Bizler vardığımızda O zaten bizi beklemiş oluyordur, bizi çağırır, bize yol kat ettirir. O bize nazaran hep önümüzdedir. Buna sevgi denir, çünkü Allah hep bizi bekler.

“Ama peder, buna inanmıyorum, çünkü eğer bilseydiniz peder, hayatım çok kötüydü, o halde Allah’ın beni beklediğini nasıl düşünebilirim?” “Allah seni bekliyor. Ve eğer büyük bir günahkâr isen, O seni daha fazla bekler ve çok fazla sevgi ile seni bekler, çünkü o İlk’tir. Bu, bizi bekleyen Allah’a götüren Kilise’nin güzelliğidir! İbrahim’den önce gelir, ayrıca Âdem’den de önce gelir.

3. İbrahim ve onunkiler Allah’ı çağırdığını işittiler ve yola koyuldular, ancak bu Allah’ın kim olduğunu ve nereye yönlendirmek istediğini iyi bilmiyorlardı. Doğru, çünkü İbrahim, kendisiyle konuşan bu Allah’a güvenmek için bir yolculuğa çıkıyor, ancak bu Allah’ın kim olduğunu araştırmak için bir ilahiyat kitabına sahip değildi. İbrahim, Allah’a güvendi; O’nun sevgisine güvendi. Allah ona sevgisini hissettirdi, o da Allah’a güvendi.

Ancak bu durum, bu insanların her zaman ikna ve sadık oldukları anlamına gelmez. Nitekim başından beri, direnişler, bireyin kendisini ve çıkarlarını ön plana çıkarması ve Allah ile pazarlık ederek bir şeyi kendi yolunda çözme eğilimi vardı. Bu ayartmalar, Allah’ın sadakatinin ve insanların sadakatsizliklerinin hikâyesi olan kurtuluş tarihi boyunca insanların yolculuğunu belirleyen ihanet ve günahlardır. Bununla birlikte, Allah yorulmaz, Allah’ın sabrı vardır, çok sabrı vardır ve zamanla kendi çocuğunu eğiten bir baba gibi, insanları eğitmeye ve şekillendirmeye devam eder.

Allah bizimle yürür. Peygamber Hoşea şöyle der: “Ben seninle birlikte yürüdüm ve çocuğa yürümeyi öğreten bir baba gibi yürümeyi öğrettim.” Allah’ın bu görüntüsü güzeldir! Bizimle de böyledir: Allah bize yürümeyi öğretiyor. Kilise’ye karşı takındığı tutum da aynısıdır. Aslında, Rab İsa’yı takip etme niyetimizde bile, her gün bencilik ve kalplerimizin sertliğini yaşarız. Ama kendimizi günahkâr olarak kabullendiğimizde, Allah bizi merhametiyle ve sevgisiyle doldurur. Bizi affeder, Allah her zaman bizi bağışlar.

Tam da bu, bizi Allah’ın bir halkı, bir Kilise olarak büyütmesini sağlar: Bu bizim başarımız değil, bizim sevabımız değil – çünkü bizler aciziz, bu bir yana – Rab’bin bizi ne kadar sevdiğinin ve bizimle ilgilendiğinin günlük deneyimidir. Kendimizi gerçekten O’nun ellerinde hissetmemizi sağlayan, O’nun eşliğinde büyümemizi sağlayan şey budur. Kilise olmak, bir baba olan ve bizi seven, bizi okşayan, bizi bekleyen, onun hassasiyetini hissetmemizi sağlayan Allah’ın elinde olduğumuzu hissetmek anlamına gelir ve bu da çok güzel bir şeydir!

Sevgili dostlar, bu Allah’ın planıdır; İbrahim’i çağırdığında, Allah şunu düşündü: Yeryüzünün tüm halklarına bereket götürecek, sevgisiyle kutsanmış bir halk oluşturmak. Bu proje atıl değildir, her zaman hareketlidir ve Mesih’te yerine getirilmesini sağlamıştır. Bugün bile Allah bunu Kilise’de sürdürmeye devam ediyor.

O halde, Rab İsa’nın izinden giderken sadık olmamız ve O’nun Sözü’ne kulak vererek, her gün İbrahim gibi, Allah’ın ve insanın gerçek vatanı olan göksel vatanımıza doğru yol alarak; böylece Allah’ın tüm evlatlarının uğruna O’nun sevgisinin bereketi ve işareti olmamız için O’nun lütfunu dileyelim.

Bir eşanlamlı isim olarak Hristiyanların sahip olabileceği bir başka ismin şu olduğunu düşünmekten hoşlanıyorum: Bizler erkek ve kadınız, Allah’ı kutsadığımız insanlarız. Bir Hristiyan, iman hayatıyla her zaman Allah’a övgüler sunmalıdır ve tüm insanlara Allah’ın bereketini vermelidir. Biz Hristiyanlar öven, kutsamayı bilen insanlarız. Bu güzel bir çağrıdır!

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Halk ile Çarşamba Buluşması, 18 Haziran 2014


Allah’ın Halkına ait olmak

Sevgili kardeşlerim, iyi günler.

Bugün Papa 6. Pavlus Salonu’nda bizimle bağlantılı başka bir hacı grubu var, onlar hasta hacılardır. Çünkü sıcaklık ve yağmur ihtimali arasında gidip gelen bu havada, onların orada kalmaları daha mantıklıydı. Fakat onlar büyük ekran aracılığıyla bizimle bağlantı kuruyorlar. Böylece aynı buluşmada birlikteyiz. Bugün hepimiz özellikle onlar için, hastalıkları için dua edeceğiz. Teşekkürler.

Geçen Çarşamba günü, Kilise üzerine sunduğum öğretide, bütün dünya halklarına bereket getiren bir halk oluşturmak isteyen Allah’ın girişimiyle başladık. İbrahim ile başlar ve sonra çok sabırla – ve Allah’ın gerçekten çok ama çok sabrı var!- Eski Antlaşma’da bu halkı hazırlayarak, onu Allah’la insanlar ve insanlar arasındaki birlikteliğinin bir işareti ve aracı olarak İsa Mesih’te hazırlayana kadar devam eder (bkz. İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Lumen Gentium, 1). Bugün Hristiyan’ın bu halka ait olmasının önemine değinmek istiyoruz. Kilise’ye ait olmaktan bahsedeceğiz.

  1. Bizler kendi başımıza kalan bireysel Hristiyanlar değiliz, her birimiz kendi başına değildir, hayır, bizim Hristiyan kimliğimiz aidiyet duygusudur! Biz Hristiyanlarız, çünkü Kilise’ye aitiz. Soyadı gibidir: Adım “Ben Hristiyan’ım”, soyadım “Ben Kilise’ye aitim”dir.

Bu aidiyet, Allah’ın kendisine atfettiği adla ifade edildiğini de belirtmek çok güzeldir. Musa’ya yanıt vererek, “yanan çalı”nın müthiş bölümünde (bkz. Çıkış 3,15), Allah kendisini Ataların Allah’ı olarak tanımlar. Şöyle demez: “Ben Her Şeye Kadir’im”… Hayır: “Ben İbrahim’in Allah’ı, İshak’ın Allah’ı, Yakup’un Allah’ıyım” der. Bu şekilde kendisini, atalarımızla bir antlaşma yapan ve her zaman antlaşmalarına sadık kalan Allah olarak belirtir ve bizden önceki bu antlaşmaya girmeye bizi de çağırır. Allah’ın halkıyla olan bu ilişkisi hepimizden önce gelir, o zamandan beri süregelir.

  1. Bu anlamda, öncelikle bizden önce gelen ve bizi Kilise’ye kabul edenlere şükranlarımızı sunarız. Bir kimse kendiliğinden bir Hristiyan olmaz! Bu anlaşılırdır değil mi? Kimse yalnız başına Hristiyan olamaz. Bir Hristiyan laboratuvar ürünü değildir. Hristiyan, uzaktan gelen bir halkın parçasıdır. Hristiyan, Kilise adı verilen bir topluluğa aittir ve Kilise’yi oluşturan da Vaftiz gününde Hristiyan’dır ve sonra da din eğitimi yoluyla olgunlaşır vs. ama kimse, hiç kimse kendi başına Hristiyan olamaz.

Eğer bizler inanıyorsak, nasıl dua edeceğimizi biliyorsak, eğer Rab’bi tanıyorsak ve O’nun Sözü’nü dinleyebiliyorsak, O’nu kendimize yakın hissediyorsak ve O’nu kardeşlerimizde görüyorsak, bunun nedeni bizden önce başkalarının bu inancı yaşadığı ve bize aktardığıdır. İmanı bizler Atalarımızdan, babalarımızdan aldık, onlar inandıklarımızı bize öğrettiler.

Eğer iyi düşünecek olursak; şu anda gözlerimizin önünde kaç sevdiğimiz yüzün geçtiğini kim bilebilir: Bizim için vaftiz isteyen ebeveynlerimizin yüzü olabilir; büyükannemizin ya da bize haç işareti yapmayı ve ilk duaları okumayı öğreten bazı aile fertlerinin yüzü olabilir.

Bana din dersi veren rahibenin yüzünü her zaman hatırlıyorum, her zaman aklıma geliyor -kesinlikle Cennet’te, çünkü o azize bir kadın- ama her zaman onu hatırlıyorum ve bu kız kardeş için Allah’a şükrediyorum. Ya da cemaat rahibinin, başka bir rahibin veya bir rahibenin, inanç içeriğini bize ileten ve bizi Hristiyanlar olarak yetiştiren bir din dersi hocasının yüzü… İşte, bu Kilise’dir: İçinde büyük bir aile olarak, Rab İsa’nın inananları ve öğrencileri olarak yaşamayı kabul edilir ve öğrenilir.

  1. Bu yolculuğu sadece diğer insanlar sayesinden değil, o insanlarla birlikte de yaşayabiliriz. Kilisede “kendin yap”, “serbest yolcu” yoktur. Papa Benedikt kaç kere Kilise’yi “biz” olarak nitelendirdi! Bazen birinin şöyle dediğini duyarız: “Ben Allah’a inanıyorum, İsa’ya inanıyorum, ama Kilise’yi umursamıyorum…”.

Bunu kaç kez duyduk? Bu yanlış. Kilise’nin cemaati ve arabuluculuğu olmadan, Mesih ile doğrudan, bizzat ve ilk elden bir ilişki kurabileceklerine inananlar var. Tehlikeli ve zararlı ayartmalardır. Onlar, büyük Papa 6. Pavlus’un dediği gibi, saçma ikiliklerdir. Birlikte yürümenin zor olduğu doğrudur ve bazen yorucu olabilir. Bazı kardeşlerin bize sorun çıkardığı veya skandal yarattığı gerçeği vardır…

Fakat Rab, kurtuluş mesajını insanlara, hepimize, tanıklara emanet etti. Yetenekleriyle ve kusurlarıyla erkek ve kız kardeşlerimizde Allah bizimle buluşuyor ve kendini tanıtıyor. Bu da Kilise’ye ait olmak demektir. İyi hatırlayın: Bir Hristiyan olmak Kilise’ye ait olmak demektir. Adımız “Hristiyan”, soyadımız “Kiliseye ait”tir.

Sevgili dostlar, Kilise’nin Annesi olan Bakire Meryem’in şefaatiyle, başkaları olmadan da başarabileceğimizi, Kilise olmadan yapabileceğimizi, laboratuvar Hıristiyan’ı olarak kendimizi tek başımıza kurtarabileceğimizi düşünme ayartmasına kapılmayalım diye Rab’be yakaralım.

Aksine, biri kardeşini sevmeden Allah’ı sevemez, biri Kilise’nin dışındaki Allah’ı sevemez; Kilise’de birlik içinde olmadan Allah ile birlik halinde olamayız ve Rab İsa’nın ardından gitmeye çalışan tüm herkesle birlikte, tek bir halk, bir tek beden olmadan iyi Hristiyan olamayız. İşte, Kilise budur! Teşekkürler.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 25 Haziran 2014


Yeni Antlaşma ve Yeni Halk

Sevgili kardeşler, iyi günler!

Önceki öğretilerimde, Kilise’nin nasıl bir halk olduğunu, Allah tarafından sabır ve sevgiyle hazırlandığını ve hepimizin nasıl ona ait olduğumuzu gördük. Bugün bu halkı karakterize eden yeniliğe dikkat çekmek istiyorum: Bu, gerçekten Rab İsa tarafından O’nun yaşamı armağanıyla kurulan yeni bir Antlaşma üzerine kurulmuş yeni bir halktır. Bu yenilik, önceki yolu inkâr etmez, buna karşı gelmez, aksine onu ileriye taşır, onu tamamlamaya götürür.

  1. Eski ile Yeni Antlaşma arasında bir köprü görevi gören çok önemli bir bağlantı vardır: Vaftizci Yahya. Sinoptik İnciller için o, Rab’bin gelişine, insanları yürek tövbesine ve artık yakın olan Allah’ın tesellisinin kabulüne hazırlayan “öncü”dür.

Yuhanna İncili için, o “tanık”tır, yani günahlarımızı bağışlamak ve halkını yeni insanlığın ilk meyveleri olan gelini haline getirmek için, yukarıdan gelen İsa’yı bize tanıtır. Bir “öncü” ve “tanık” olarak Vaftizci Yahya, Eski Antlaşma’nın vaadi ve onun yerine getirilmesi, peygamberlerin kehaneti ve bu kehanetin İsa Mesih’te gerçekleşmesi arasında köprü kuran merkezi bir rol oynamaktadır. Onun tanıklığıyla Yahya bize İsa’yı gösterir, O’nun ardından gitmemiz için bizi davet eder ve bunun alçakgönüllülük, tövbe ve Allah’a dönüş gerektirdiğini dolaysız bir şekilde söyler: Alçakgönüllülüğe, tövbeye ve dönüşe olan bir çağrısıdır.

  1. Nasıl Musa, Sina Dağı’nda aldığı Yasa sayesinde Allah ile yapılan Antlaşma’da olduğu gibi, Celile Denizi kıyılarındaki bir tepede İsa, öğrencilerine ve kalabalığa “Ne Mutlu” diyerek başlayan yeni bir öğreti verdi. Musa, Sina Yasası’nı verdi ve yeni Musa olan İsa da, Celile Gölü’nün kıyısında, o dağdaki Yasa’yı verdi.

Mutluluklar konuşması, Allah’ın insanoğlunun doğasında yer alan mutluluğa duyulan arzuya bir cevap olarak gösterdiği yoldur ve Eski Antlaşma’nın emirlerini mükemmelleştirmektedir. On Emri öğrenmeye alışkınız -elbette, hepiniz onları biliyorsunuz, onları din derslerinde öğrendiniz – ama Mutluluklar’ı tekrarlamaya alışkın değiliz. O halde onları hatırlamaya çalışalım ve kalplerimize kazıyalım.

Bir şey yapalım: Ben size onları tek tek söyleyeceğim ve sizler benden sonra tekrar edeceksiniz. Olur mu?

İlki: “Ne mutlu ruhta yoksul olanlara! Göklerin Egemenliği onlarındır.”.[Salon tekrar eder]

“Ne mutlu yaslı olanlara! Onlar teselli edilecekler.” [Salon tekrar eder]

“Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Onlar yeryüzünü miras alacaklar.” [Salon tekrar eder]

“Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Onlar doyurulacaklar.” [Salon tekrar eder]

“Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar.” [Salon tekrar eder]

“Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Allah’ı görecekler.” [Salon tekrar eder]

“Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Allah’ın oğulları denecek.” [Salon tekrar eder]

“Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! Göklerin Egemenliği onlarındır.” [Salon tekrar eder]

“Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür.” Size yardım edeyim, birlikte: “Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür.” [Salon tekrar eder]

Aferin! Ama bir şey daha yapalım: Size bir ev ödevi, bir görev vereceğim. Yanınızda taşıdığınız İncil’i alın… Unutmayın, her zaman yanınızda küçük bir İncil’i taşımalısınız, cebinizde, çantanızda, her zaman her yerde; evde sahip olduğunuzu elinize alın. İncil’i aldıktan sonra ve Matta’nın ilk bölümlerinde – sanırım 5. bölüm- İsa’nın Mutluluklar konuşması var. Bugün burada, yarın evde okuyun. Yapar mısın? [Salon: “Evet!”] Unutmamak için bunu yapın, çünkü İsa’nın bize verdiği Yasa budur! Yaparsınız değil mi? Teşekkür ederim.

Bu sözlerde Mesih’in getirdiği bütün yenilikler vardır ve Mesih’in bütün yenilikleri, bu sözlerdedir. Aslında, Mutluluklar, İsa’nın portresidir, onun yaşam biçimidir ve onlar, ancak İsa’nın bize verdiği lütufla birlikte yürüyebileceğimiz gerçek mutluluk yoludur.

  1. Yeni yasaya ek olarak, İsa bize ayrıca yargılanacağımız “protokolü” veriyor. Dünyanın sonunda yargılanacağız. Peki, bize orada soracakları sorular nelerdir? Bu sorular ne olacak? Yüce Yargıç’ın bizi yargılayacağı protokol nedir? Matta İncili’nin yirmi beşinci bölümünde bulduğumuz şey budur.

Bugünkü görev, Mutluluklar konuşmasının bulunduğu Matta İncili’nin beşinci bölümünü okumaktır ve protokolün yer aldığı 25’inci bölümü, bize Kıyamet Günü’nde yöneltilecek soruları okuyun. Kendimize saklayacağımız unvanlarımız, kariyerimiz veya ayrıcalıklarımız olmayacaktır. Eğer fakirlerde, aç olanlarda, yoksul ve dışlanmış insanlarda, acı çekenlerde ve yalnız yaşayanlarda Mesih İsa’nın yüzünü görebilirsek O da bizi kabul edecektir.

Bu, İsa’nın bizi her gün ölçmemiz için davet ettiği Hristiyan yaşamımızın doğrulanmasının temel ölçütlerinden biridir. Mutlulukları okuyorum ve Hristiyan yaşamımda nasıl olması gerektiğini düşünüyorum, sonra da Matta 25. bölümü okuyarak vicdan yoklaması yapıyorum. Her gün: Bunu yaptım, şunu yaptım, onu yaptım… Bu bize iyi gelecek! Sade ama somut şeyler.

Sevgili dostlar, yeni Antlaşma tam olarak şunu içerir: Allah’ın merhameti ve acımasıyla çevrili olarak kendini Mesih’te tanımak. Kalbimizi neşeyle dolduran şey budur ve bu, her gün tanıştığımız tüm kardeşlere yönelik Allah’ın sevgisinin güzel ve güvenilir tanıklığını yaşamımızda gerçekleştiren şeydir. Ödevlerinizi unutmayın! Matta’nın beşinci bölümü ve yirmi beşinci. bölümü. Teşekkürler!

Papa 6. Pavlus Salonu

Çarşamba, 6 Ağustos 2014


Tek ve Kutsal Kilise

Sevgili kardeşler, iyi günler!

İnanç ikrarımız olan “Credo-Büyük İman Açıklaması”nı okuduğumuz zaman imanımızı yenilediğimizde, Kilise’nin “tek” ve “kutsal” olduğunu belirtiriz. Kilise tektir, çünkü tam tekliğin ve birliğin gizemi olan kutsal Üçlü Birlik Allah’a dayanır. Kilise kutsaldır, çünkü İsa Mesih tarafından kurulmuş, Kutsal Ruh tarafından canlandırılmış, O’nun sevgisi ve kurtuluşu ile doludur. Bununla birlikte, kutsal olmasına rağmen aynı zamanda, zayıflığı ve sefaleti her gün deneyimleyen günahkar olan bizlerden oluşur.

Öyleyse, ikrar ettiğimiz bu inanç, bizi tövbeye, günlük olarak birliği ve kutsallığı yaşama cesaretine iter. Eğer bizler bir değilsek, kutsal değilsek bunun nedeni İsa’ya sadık olmadığımızdan kaynaklanır. Fakat O, Mesih İsa, bizi yalnız bırakmaz, Kilisesi’ni terk etmez! O bizimle yürür, bizi anlar. Kendimizi affedilmeye bıraktığımız sürece zayıflıklarımızı, günahlarımızı anlar ve bizi affeder. O her zaman bizimle birliktedir, daha az günahkâr, daha kutsal ve daha bir olmamıza yardım eder.

  1. İlk teselli, İsa’nın öğrencilerinin birliği için çok dua ettiği gerçeğinden gelir. Son Akşam Yemeği’nin duası budur. İsa çok diledi: “Baba, onlar bir olsunlar.” Birlik için dua etti ve bize bütün hayatını sunmak üzereyken, Istırabına yaklaştığı anda yaptı. Yuhanna İncili’nin en yoğun ve hareketli sayfalarından birinde, on yedinci bölümünde (bkz. 11,21-23) bu konuyu sürekli okumaya ve derin düşünmeye davet ediyoruz.

Rab’bin ölmeden hemen önce kendisi için endişelenmediğini, ama bizi düşündüğünü bilmek ne kadar güzeldir! Baba ile yürekten yürüttüğü diyalogda tam olarak O’nunla ve kendi aramızda bir olalım diye dua etti. İşte burada: Bu sözlerle, İsa bizim ile Baba arasında arabulucu oldu, böylece biz de O’na sevgi dolu tam bir birlikteliğe girebiliriz. Aynı zamanda, bize manevi vasiyetname olarak onları da emanet eder, böylece birlik giderek artan bir şekilde Hristiyan topluluklarımızın ayırt edici özelliği olabilir ve bize içimizdeki umudun nedenini soran herkese en güzel cevap olabilir (bkz. 1.Petrus 3,15).

  1. “Baba, senin bende olduğun ve benim sende olduğum gibi, onlar da bizde olsunlar. Dünya da beni senin gönderdiğine iman etsin.” (Yuhanna 17,21). Kilise, başından beri İsa için çok değerli olan bu amacı gerçekleştirmeye çalışmıştır. Havarilerin İşleri Kitabı bize, ilk Hristiyanların “tek yürek ve tek ruh” olduğu gerçeğiyle ayırt edildiklerini hatırlatmaktadır (Hav. İşleri 4,32); Havari Pavlus daha sonra, “tek beden” olduklarını unutmamak için topluluklarını destekledi (1.Kor 12,13). Bununla birlikte, deneyim bize gösteriyor ki, birliğe karşı birçok günah vardır.

Ve sadece dinden bölünmeleri düşünmeyelim, cemaatlerimizin çok yaygın eksikliklerinden olan, “Kilise” günahları olarak günahları da düşünelim. Bazen, aslında paylaşma ve beraberlik yeri olarak adlandırılan cemaatlerimiz, ne yazık ki kıskançlık, haset, iticilik vs. gibi günahlarla karşı karşıyadır. Dedikodular da herkesin dilindedir. Cemaatlerde ne kadar da çok dedikodu dolaşıyor! Bu hiç iyi değil.

Örneğin, biri bir dernek başkanı seçildiğinde, onun ardından konuşulur. Bir başkası din dersi yöneticisi seçildiyse, diğerleri onun hakkında konuşur. Fakat Kilise bu değildir. Bu yapılmamalı, yapmamalıyız! Böyle yapmamak için Allah’ın lütfunu dilemeyiz. Bu ilk sırayı hedef aldığımız zaman olur; kendimize odaklandığımızda, kişisel tutkularımız ve bir şeyleri görme biçimimizle başkalarını yargıladığımızda; yetenek yerine kardeşlerin kusurlarına baktığımızda; bizi birleştirenlere değil, bizi ayıranlara daha fazla ağırlık verdiğimizde…

Bir zamanlar, görev aldığım başka bir episkoposluk bölgesinde, ilginç ve güzel bir yorum duydum. Hayatı boyunca kilisede çalışan yaşlı bir kadından bahsediliyordu ve onu iyi tanıyan bir kişi vardı, şöyle dedi: “Bu kadın hiçbir zaman kötü konuşmadı, dedikodu yapmadı, her zaman gülümsemesi vardı” dedi.

Böyle bir kadın yarın azize ilan edilebilir! Bu güzel bir örnektir ve eğer Kilise’nin tarihine bakarsak, Hristiyanlar arasında ne kadar bölünme olduğunu görürüz. Şimdi bile bölünmüş vaziyetteyiz. Tarihte bile biz Hristiyanlar, kendi aramızdaki teolojik bölünmeler yüzünden savaş başlattık. 30 yıl süren mücadeleyi aklımıza getirelim. Ama bu Hristiyanca değildir. Ayrıca tüm Hristiyanların birliği için çalışmalı, İsa’nın istediği ve dua ettiği birlik yoluna gitmeliyiz.

  1. Bütün bunların karşısında ciddi bir vicdan yoklaması yapmalıyız. Hristiyan bir toplulukta, bölünme en büyük günahlardan biridir, çünkü Allah’ın eserinin değil, tanımı gereği ayıran, ilişkileri yıkan, önyargıları çoğaltan şeytanın işi olduğuna işaret eder. Bir Hristiyan topluluğunda, bir okulda, bir kilise cemaati ya da bir dernekte bölünme, çok ciddi bir günahtır, Şeytanın işidir. Bunun yerine Allah, birlik ve sevgi olan O’na daha fazla benzememiz için, birbirimizi kabul etmede, birbirimizi affetmede ve sevmede gelişmemizi ister. Kilise’nin kutsallığı bundan ibarettir: Merhamet ve lütfuyla dolu olarak kendimizi Allah’ın suretinde görmek.

Sevgili dostlar, İsa’nın şu sözlerini kalplerimizde yankılandıralım: “Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Allah’ın oğulları denecek.” (Matta 5,9). Sürekli tövbe dışında bir araya gelemeyeceğimizi bilerek, topluluklarımızda bölünme veya yanlış anlaşılma durumlarına sebep olduğumuz her vakit için af dileyelim.

Tövbe edelim. Kötü konuşmamak, eleştirmemek, dedikodu yapmamak ve herkesi sevmek için bize lütuf vermesini Rab’den dileyelim. Tövbe, Rab’bin bize verdiği bir lütuftur. Bu yüreği değiştirmektir. İlişkilerimizin günlük dokusunun, İsa ile Peder Allah arasındaki ilişkinin hep daha da güzel ve neşeli bir yansıması haline gelmesini dileyelim.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 27 Ağustos 2014


Kilise Anne’dir (1)

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Önceki öğretilerimizde, Hristiyan olmanın kendi gücümüzle, özerk bir şekilde ve de laboratuvarda kendi başımıza olmayacağını, zira Kilise olan bedene ait bir şekilde doğup büyük inanç içinde büyüdüğümüzü birçok kez vurgulama fırsatımız oldu. Bu anlamda Kilise gerçekten annedir, Kilise annemizdir -böyle söylemek güzel: Annemiz Kilise- bize Mesih’te hayat veren ve Kutsal Ruh’un birliğinde diğer kardeşlerle beraber yaşamamızı sağlayan bir annedir.

  1. Bu annelikte, Kilise’nin örneği olan Meryem Ana, olabilecek en güzel ve en yüksek örnektir. Bu, ilk Hristiyan topluluklarının zaten vurguladığı husustu ve İkinci Vatikan Konsili’nin takdirle ifade ettiği öğretiydi (Bkz. Const. Lumen gentium, 63-64).

Meryem’in anneliği kesinlikle eşsiz ve tekildir. Bakire Meryem, Kutsal Ruh’un kudretiyle rahme düşen Allah’ın Oğlu’nu doğurduğu zaman anneliğini gerçekleştirdi. Bununla birlikte, Kilise’nin analığı, Meryem’in anneliğine paralel olarak devam eden tarihin bir uzantısı olarak ortaya çıkar. Kilise, Ruh’un verimliliğinde, Mesih’te her zaman Allah’ın Sözü’nü dinleyen ve sevginin tasarısına itaat eden yeni çocuklar doğurmaya devam eder. Çünkü Kilise bir annedir.

Aslında, Meryem’in rahmetindeki İsa’nın doğumu, her bir Hristiyan’ın Kilise’nin rahmindeki doğumunun bir başlangıcıdır, çünkü Mesih, çok sayıda kardeşin ilk doğanıdır (bkz. Rom 8,29) ve ilk kardeşimiz İsa Meryem’den doğdu, bizim örneğimizdir ve hepimiz Kilise’de doğduk.

Öyleyse, Meryem ile Kilise’yi birleştiren ilişkinin çok derin olduğunu anlıyoruz: Meryem’e bakarak, Kilise’nin en güzel ve şefkatli yüzünü keşfediyoruz; yine Kilise’ye bakarak, Meryem’in üstün özelliklerini tanıyoruz. Biz Hristiyanlar, yetim değiliz, bizim bir Annemiz var, bir Anamız var ve bu harika! Biz yetim değiliz! Kilise bir anne, Meryem bir anne!

  1. Kilise bizim annemizdir, çünkü bizi Vaftiz’de doğurdu. Bir çocuğu vaftiz ettiğimizde Kilise’nin çocuğu olur, Kilise’ye girer ve o günden itibaren, şefkatli bir anne olarak, bizim inancımızı arttırır ve bize Allah’ın Sözü’nün gücü aracılığıyla, kurtuluş yolunu göstererek bizi kötülüklerden korur.

Kilise, İsa’dan İncil’in değerli hazinesini, kendisi için tutmak için değil, bir annenin yaptığı gibi başkalarına cömertçe vermek için aldı. Bir annenin çocuklarını beslediği gibi, bu müjdeleme hizmetinde Kilise’nin anneliği de, Hristiyan yaşamını verimli kılan manevi beslenmeyi sunarak kendini belli eder.

Bu nedenle, hepimiz Kilise’nin her gün verdiği Allah’ın Sözü’nü açık zihinle karşılamaya ve yüreklendirmeye davet ediliyoruz, çünkü bu Söz bizi içeriden değiştirme yeteneğine sahiptir. Sadece Allah’ın Sözü, bizi içten, en derin köklerimizden başlayarak iyi bir şekilde değiştirebilir. Allah’ın Sözü bu güce sahiptir.

Peki, bize Allah’ın Sözünü veren kimdir? Elbette ki Ana Kilise. O bizi bu Söz’le besler, tüm yaşamımızı bu Söz aracılığıyla büyütür ve bu harika bir şeydir! Tam olarak, Allah’ın Sözü ile bizi içeriden değiştiren Anne Kilise’dir. Bize Ana Kilise’yi veren Allah’ın Sözü bizi dönüştürür, insanlığımızın yüreğini bedenin dünyasına göre değil, Ruh’a göre attırır.

Kilise, anneliği uyarınca, inanlılara neşe ve huzurun verimli bir varoluşunu yaşamaya giden yolu göstermeye çalışır. İncil’in ışığıyla aydınlatılan ve başta Efkaristiya olmak üzere kutsal Gizemlerin lütfuyla desteklenen bizler, seçimlerimizi iyiye yönlendirebilir, karanlığın anlarını ve en zorlu yolları cesaret ve umutla geçebiliriz. Kilise’nin bize rehberlik ettiği ve İncil’in gücüyle ve Gizemlerin desteğiyle bize eşlik ettiği kurtuluş yolu, bize kendimizi kötülüklerden koruma lütfu verir.

Kilise, çocuklarını dünyadaki şeytanın varlığından kaynaklanan tehlikelerden koruyan, onları İsa ile buluşmaya götürmek zorunda olduğunu bilen bir annenin cesaretine sahiptir. Bir anne her zaman çocuklarını savunur. Bu savunma aynı zamanda, şeytanın tuzaklarına ve ayartmalarına karşı cesaret uyandırmaktan da ibarettir.

Çünkü Allah, Şeytan’ı mağlup etmiş olsa bile, daima ayartmalarıyla geri döner; biliyoruz, hepimiz çok sınanıyoruz, ayartılıyoruz ve yoldan çıkıyoruz. Havari Petrus’un söylediği gibi, Şeytan “kükreyen bir aslan olarak” gelir (1 Petrus 5,8) ve saf olmamak bize düşer, inancımıza sadık kalarak kendimize göz kulak olacağız. Ana Kilise’nin öğütlerine dayanarak, iyi bir annenin zor anlarda çocuklarına eşlik ettiği gibi, Anne Kilise’nin yardımı ile direnmeliyiz.

  1. Sevgili dostlar, Kilise budur, hepimizin sevdiği Kilise budur; sevdiğim Kilise budur: Çocuklarını yüreğinin merkezinde turan ve onlar için hayatını verebilecek bir anne. Bununla birlikte, Kilise’nin sadece rahiplerden ya da episkoposlardan ibaret olmadığını unutmamalıyız, hayır, çünkü Kilise biz hepimiziz! Hepimiz Kilise’yiz! Öyle değil mi? Biz de çocuğuz ama aynı zamanda başka Hristiyanların da annesiyiz.

Erkek ve kadın olarak tüm vaftiz edilen bizler, birlikte Kilise’yiz. Fakat hayatımızda kaç kez, Kilise’nin bu anneliğine, bu anaç cesaretine tanıklık etmedik! Kaç kere korktuk!

O halde kendimizi Meryem’e emanet edelim, çünkü ilk doğan kardeşimiz olan İsa’nın Annesi Meryem bize, kardeşlerimize karşı kendi annelik ruhunun edinmemizi öğretsin, içtenlikle karşılama, affetme, güç vermeyi ve güven ve umudu aşılama yeteneğini bahşetsin. Bir annenin yaptığı budur.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 3 Eylül 2014


Kilise Anne’dir (2): Merhamet işlerini öğretir

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Kilise hakkında devam ettiğimiz öğreti yolculuğumuzda, Kilise’nin bir anne olduğunu belirtiyoruz. Geçen sefer Kilise’nin bizi nasıl büyüttüğünü ve Allah’ın Sözü’nün ışığı ve gücü ile kurtuluşa giden yolu gösterdiğini ve bizi kötülüklerden koruduğunu vurguladık. Bugün, anne olan Kilisemizin eğitimsel eyleminin belirli bir yönünü, yani bize nasıl merhamet eserleri öğrettiğini vurgulamak istiyorum.

İyi bir eğitimci esasa, öze yönelir. Detaylarda kaybolmaz, ama asıl önemli olanı iletmek ister, çünkü çocuk veya öğrenci yaşamanın anlamını ve sevincini bulmalıdır. Gerçek budur. İncil’e göre, esas olan merhamettir. İncil’in esası merhamettir. Allah, Oğlu’nu gönderdi, Allah bizi korusun, yani bize merhametini versin diye insan oldu.

İsa bunu açıkça söyleyerek öğrencilerine verdiği öğretiyi özetler: “Baba’nız merhametli olduğu gibi siz de merhametli olun” (Luka 6,36). Merhametli olmayan bir Hristiyan olabilir mi? Hayır. Hristiyan’ın mutlaka merhametli olması gerekir, çünkü bu değer İncil’in merkezidir. Bu öğretiye sadık kalarak Kilise sadece aynı şeyi çocuklarına da tekrar edebilir: Baba merhametli olduğu ve İsa da merhametli olduğu gibi, siz de “merhametli olun.” Merhamet!

Bu nedenle Kilise, İsa gibi davranır; sevgi üzerine, merhamet üzerine teorik dersler çıkarmaz. Dünyaya bir felsefe, bir bilgelik yolu yaymaz. Hiç şüphesiz, Hristiyanlık da bunların hepsidir ancak sonuç olarak bunların yansımasını alır. İsa gibi Ana Kilise, örneğiyle öğretir ve kelimeler, hareketlerinin anlamını aydınlatmaya yarar.

Ana Kilise, aç ve susuz olanlara yiyecek ve içecek vermeyi, çıplak olanları giydirmeyi öğretir. Peki, hangi yolla bunu yapar? Bunu, örnek hayatlarıyla birçok aziz ve azizenin örneği ile yapar; fakat aynı zamanda, artan şeyleri hiç olmayanlara vermeyi çocuklarına öğreten pek çok baba ve annenin örneği aracılığıyla da yapar. Bunu bilmek önemlidir.

En sade Hıristiyan ailelerde misafirperverlik kuralı her zaman kutsal olmuştur: İhtiyaç duyanlar için bir yatak ve bir tabak hiçbir zaman eksik olmamıştır. Bir keresinde bir anne bana anlatıyordu – diğer episkoposluk bölgesindeyken – hayır işlerini çocuklarına öğretmek istediğini söyledi. Onlara aç olanlara yardım etmelerini ve beslemelerini söyledi; üç çocuğu vardı.

Ve bir gün öğle yemeğinde – baba işteymiş, aşağı yukarı 7, 5, 4 yaşlarındaki çocuklarıyla evdeymiş- biri kapıyı çalmış: Yemek isteyen bir beyefendi görünmüş. Anne de: “Bir dakika bekle” demiş. İçeriye girip ve çocuklarına, “Orada yemek isteyen bir beyefendi var, ne yapalım?” diye sorunca çocukları, “Ona yiyecek verilim anne, ona yiyecek verelim” demişler.

Herkesin tabağında patates kızartması eşliğinde bir biftek varmış. “Çok iyi” demiş anne, “her birinizin yemeğinin yarısını alalım ve bifteğinin yarısını ona verelim.” “Ah, hayır anne, bu iyi değil!” demişler ve eklemişler: “Sen de kendi tabağının yarısını vermelisin.”

Böylece bu anne çocuklarına kendi payından başkalarına vermeyi öğretti. Bu bana çok yardımcı olan güzel bir örnekti. “Ama benim için de hiçbir şey kalmıyorsa …”. “O zaman başkasından alalım!” Bu, Anne Kilise’nin bize öğrettiğidir. Siz, burada olan pek çok anne, ihtiyaç duyan insanlarla eşyalarını paylaşmaları için çocuğunuza ne yapmaları gerektiğini öğretiyorsunuz.

Anne Kilise hasta olanlara yakın kalmamızı öğretir. Bu şekilde kaç aziz ve azize İsa’ya hizmet etti! Ve her gün ne kadar sade kadın ve erkek, bu merhamet işlerini bir hastane odasında veya bir huzurevinde ya da kendi evlerinde hasta bir kişiye bakarak yerine getirdi.

Anne Kilise cezaevindekilere yakın kalmamızı öğretir. “Ama peder hayır, bu tehlikeli, onlar kötü insanlar.” Ama her birimiz kötülüğe eğilimli… Bunu iyi işitin: Her birimiz hapishanedeki o kadın veya erkeğin yaptığını yapabilirdik. Hepimiz hayatta hata yaparak aynı günahı işleme ve aynı şeyi yapabilme potansiyeline sahibiz. O kişi senden ve benden daha kötü değil! Merhamet her duvarı, her engeli aşar ve her zaman insanın yüzünü aramaya yönlendirir. Yüreği ve yaşamı değiştiren, bir insanı yenileyip topluma yeni bir varlık olarak kazandırmayı sağlayan merhamettir.

Anne Kilise, terk edilmiş ve yalnız ölenlere yakın olmayı öğretir. Bu, Azize Teresa’nın Kalküta sokaklarında yaptığı şeydi; bu, pek çok Hristiyan’ın yaptığı ve bu dünyadan ayrılmak üzere olan insanlarla el sıkışmaktan korkmadıkları şeydir. Burada da, merhamet, ayrılanlara ve kalanlara huzur verir, bize Allah’ın ölümden daha büyük olduğunu ve O’nun ile kalmanın da son ayrılmanın bir “Hoşça kal” olduğunu hissettirir… Azize Teresa bunu iyi anladı! Ona diyorlardı: “Rahibe anne, bu yaptığın şeyler boşa zaman harcamaktır!”

Yolda ölen insanları, sokak farelerinin kemirmeye başladığı insan bedenlerini görüyordu ve onları temiz, sakin, okşanacak ve huzur içinde ölmelerine hazırlamak için eve götürürdü. Tüm bu insanlara “elveda” demek için… Onun gibi birçok erkek ve kadın da aynısını yaptı. Yardıma muhtaçlar onları bekler, orada [göğü işaret ediyor], kapıyı, onlar için cennetin kapısını açmak için yukarıda beklerler. İnsanların barış içinde, iyi ölmelerine yardımcı olun.

Sevgili kardeşlerim, bu şekilde Kilise bir annedir, çocuklarına merhamet işlerini öğretir. İsa’dan bu şekilde öğrendi, kurtuluş için bunun gerekli olduğunu öğrendi. Bizi sevenleri sevmek yeterli değildir. İsa, zaten putperestlerin yaptığı şeyin de bu olduğunu söylüyor. Bize iyilikleri dokunanlara iyi şeyler yapmak yeterli değildir. Dünyayı daha iyi hale getirmek için, bize karşılık veremeyenlere, bize İsa’yı veren Baba’mızın yaptığı gibi, iyilik yapmalıyız. Kurtuluşumuz için ne kadar bedel ödedik? Hiçbir şey, hepsi karşılıksız oldu! Karşılığında başka bir şey beklemeden iyilik yapmak: Göklerdeki Baba bize aynısını yaptı ve biz de O’nu örnek almalıyız. İyilik yap ve ileriye git!

İsa’nın bize öğrettiği şeyleri bize öğreten Kilise’de, Annemiz Kilise’de yaşamanın ne kadar güzel olduğunu bize öğreten Rab’be şükürler olsun. Annemiz olarak Kilise’ye sahip olma lütfunu bize verdi, Kilise bize hayat yolu olan merhamet yolunu öğretti. Rab’be şükredelim.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 10 Eylül 2014


 

Katolik ve Havarisel Kilise

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Bu hafta Kilise hakkında konuşmaya devam ediyoruz. İnancımızı beyan ettiğimizde, Kilise’nin “Katolik” ve “havarisel” olduğunu belirtiyoruz. Fakat bu iki kelimenin, Kilise’nin bu iki karakteristik özelliğinin anlamı tam olarak nedir? Ayrıca, Hristiyan cemaatleri ve her birimiz için ne gibi değerlere sahiptirler?

  1. Katolik kelimesi evrensel demektir. Bize, ilk yüzyıllardaki Kilise Babaları’ndan biri olan Kudüslü Aziz Kirillos tarafından bize tam ve net bir tanım sunulmuştur: “Kilise şüphesiz Katolik olarak adlandırılır, yani evrensel, dünyanın her köşesine bir yerden bir yere yayılmış olduğu için; evrensel olarak ve kusursuzca, hem göksel şeylerle hem de yeryüzüyle ilgili olarak, insan bilgisine ulaşması gereken tüm gerçekleri öğretir” (Kateşez, XVIII, 23).

Kilise’nin Katolikliğinin açık bir işareti tüm dilleri konuşmasıdır ve bu, Pentekost’un etkisinden başka bir şey değildir (bkz. Havarilerin İşleri 2,1-13): Aslında Havarilere ve tüm Kilise’ye, Kurtuluşun ve Allah’ın sevgisinin Güzel Haber’inin herkese dünyanın bir ucundan diğer ucuna yankılanmasını sağlayan Kutsal Ruh’tur. Böylece Kilise, en baştan beri “eş sesli” şekilde Katolik olarak doğdu ve yalnızca her zaman müjdeleme ve herkesle karşılaşmayı öngören göreviyle Katolik olabilir.

Allah’ın Sözü, bugün tüm dillerde okunur ve okumak için herkesin kendi dilinde İncil’i vardır. Yine aynı kavrama geri dönüyorum: Yanımıza küçük bir İncil almak, cebinizde taşımak, çantamızda taşımak ve gün boyunca bir metin geçişini okumak her zaman iyidir. Bu bize iyi gelecektir. İncil tüm dillerde yaygındır, çünkü Kurtarıcı İsa Mesih’in duyurusu olan Kilise tüm dünyadadır ve bu yüzden Kilise’nin Katolik olduğu söylenir, çünkü evrenseldir.

  1. Eğer Kilise Katolik olarak doğmuşsa, “yola koyulan” olarak doğmuş, bir müjdeci-elçi olarak doğmuş demektir. Eğer Havariler Son Akşam Yemeği Salonu’nda kapalı kalmış olsalardı, Kilise sadece o salonun, o halkın ve o şehrin Kilisesi olurdu. Fakat Kutsal Ruh’un onların üzerine indiği andan itibaren, yani Kilise’nin doğduğu andan itibaren hepsi dünyaya yayıldı. Bu yüzden Kilise “yola koyulan” olarak doğdu, yani Kilise müjdecidir. Bizim havarisel olarak ifade ettiğimiz şey de budur, çünkü Havari, İsa’nın Dirilişi ile ilgili güzel Haber’i verendir.

Bu terim, Kilise’nin Havarilerin temeli üzerine kurulduğunu ve süreklilik halinde yeni kiliseler kurmak üzere yola koyulan, yeni episkoposlar tayin eden ve bunu tüm dünyada yapan Havarileri çağrıştırır. Bugün hepimiz Kutsal Ruh’u alan ve sonra “yola” koyulan, vaaz etmeye giden Havariler grubuyla devamlılık içindeyiz. Havariler, İncil’in bu ilanını tüm insanlara götürmek, Allah’ın sevecenlik ve kudretinin işaretleriyle İncil’e eşlik etmek üzere gönderilirler.

Bu aynı zamanda Pentekost olayından da kaynaklanmaktadır: Aslında, tüm direnişin üstesinden gelen, seçilen birkaç kişi arasına kendini kapatma ve kendini Allah’ın kutsamasının tek alıcıları olarak görme ayartmasının üstesinden gelen, Kutsal Ruh’tur.

Mesela eğer Hristiyanlar bunu yapıyor ve şöyle diyorlarsa: “Seçilmişler bizleriz, sadece biziz”, sonunda ölürler. Önce ruhta ölürler, sonra bedende ölürler, çünkü yaşamları yoktur, yaşam üretemezler, başka halkları, başka milletleri güçlendirmeyi bilemezler: Havarisel değildirler. Dirilmiş Rab’bin bize armağan olarak bıraktığı sevgiyi, huzuru, sevinci paylaşalım diye, kardeşlerimizle, her anlamda en uzak olanlarla tanışmamıza vesile olan tam olarak Ruh’tur.

  1. Cemaatlerimizin ve her birimizin Katolik ve Havarisel bir Kilise’nin parçası olması ne anlama geliyor? Her şeyden önce, bütün insanlığın kurtuluşuna önem vermek, kardeşlerimizin kaderine kayıtsız veya yabancı kalmamak, onlara karşı açık ve dayanışma içinde olmak demektir. Aynı zamanda, Hristiyan yaşamının zenginliği, eksiksizliği ve uyumu hakkında anlayışa sahip olmak, her zaman bizi kendimize kapatan kısmi, tek taraflı konumları reddetmek anlamına gelir.

Havarisel Kilise’nin bir parçası olmak, İsa’nın Havarilerinin kendilerini İncil duyurusuna ve tanıklığına olan inancımıza dayandığının farkında olmak anlamına gelir. Oraya demirlenir, oradan gelen uzun bir zincirdir ve bu nedenle, her zaman gönderilmiş hissetmek, yola koyulmuş hissetmek, Havarilerin halefleri ile birlikte, sevinç dolu bir yürekle Mesih’i ve O’nun sevgisini tüm insanlığa ilan etmek demektir. Bu bağlamda, diğer ülkelerdeki, diğer kıtalardaki insanlara İncil’i duyurmak için vatanlarını terk eden birçok müjdeci erkek ve kadının kahramanlık hayatını hatırlatmak isterim.

Amazon’da uzun zamandır çalışan bir Brezilyalı Kardinal, orada bir yere, kasabaya veya şehre gittiğinde, her zaman mezarlığa gittiğini ve oradaki bu müjdecilerin, rahiplerin ve rahibelerin mezarlarını ziyaret ettiğini söyledi. Bu insanlar Müjde’yi vaaz etmeye giden havarilerdir. Şöyle düşünüyordu: Tüm onlar artık aziz ilan edilebilir, çünkü Mesih İsa’yı duyurmak için her şeylerini bıraktılar.

Rab’be şükredelim, çünkü Kilisemizde çok müjdeci erkek ve kadın var, ama daha fazlasına ihtiyaç var! Bunun için Rab’be şükredelim. Belki buradaki birçok genç insan arasında, kız ve erkek gençlerden birisi İncil müjdecisi olmak ister: Yola koyulsun! İsa’nın Müjdesi’ni götürmek güzeldir. Cesur olsunlar!

O halde her Hristiyan topluluğunun ve her bir vaftiz edilmiş imanlının kutsal anne olan Katolik ve Havarisel Kilise’nin bir ifadesi olabilmesi için Rabbimizden Ruh’unun armağanını içimizde yenilemesini dileyelim.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 17 Eylül 2014


Ruhsal yetenekler: Çeşitlilik ve birlik

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Rab, Kilise’yi Ruh’un armağanlarıyla (karizma) doldurdu, böylece onu Kutsal Ruh’un armağanlarıyla her zaman canlı ve verimli hale getirdi. Bu armağanlar arasında bazıları, Hristiyan topluluğunun gelişmesi ve ilerlemesi için özellikle değerli ve ayırt edicidir: Bunlar ruhsal yeteneklerdir.

Bu kateşez öğretisinde kendimize soralım: Tam olarak bir ruhsal armağan nedir? Onu nasıl tanıyabilir ve kabul edebiliriz? Ve hepsinden önemlisi: Kilise’de çeşitliliğin ve çok çeşitli ruhsal armağanların var olması, olumlu anlamda güzel bir şey olarak mı, yoksa bir sorun olarak mı görülmelidir?

Ortak dilde teolojik olarak “karizma” yani ruhsal armağanlardan bahsettiğimiz zaman, genellikle bir yetenek, doğal bir yetenek demek istiyoruz. “Şu kişi öğretirken özel bir karizması var. Sahip olduğu özel bir yeteneği var” deriz. Aynı şekilde, özellikle zeki ve ilgi çekici bir insanın huzurunda, “O bir karizmatik insan” demek gelenekseldir. “Bu ne anlama geliyor?” “Bilmiyorum, ama karizmatik biri” diyerek cevap veririz. Ne dediğimizi bilmiyoruz, ama böyle diyoruz: “Karizmatik insan.”

Bununla birlikte, Hristiyanlık perspektifinde, ruhsal yetenek, kişisel bir nitelikten, sahip olunan bir eğilimden çok daha fazlasıdır: Karizma, Kutsal Ruh’un kudretiyle Peder Allah tarafından verilen bir armağandır. Birisine verilen bu armağan, onun diğerlerinden daha iyi olduğu veya hak ettiği için verilmemektedir: Aynı ölçüde ve aynı sevgiyle tüm topluluğun hizmetine ve herkesin iyiliğine kendisini adayabilsin diye Allah’ın ona verdiği bir armağandır. Biraz daha insani ifadeyle, şöyle söylenir: “Allah bu niteliği, bu karizmayı bir kişiye, kendisi için değil, tüm topluluğun hizmetine kullanması için verir.”

Bugün Meydan’a gelmeden önce Papa 6. Pavlus Salonu’nda birçok engelli çocuğu ağırladım. Onların bakımına adanmış bir Dernek eşliğinde kalabalık geldiler. Bu nedir? Bu insanlar, yani Dernek’tekiler, engelli çocuklara bakacak karizmaya sahiptirler. Bu bir karizmadır!

Hemen vurgulanması gereken önemli bir husus, bir insan karizması olup olmadığını ve hangi karizmaya sahip olduğunu hemen anlayamaz. Pek çok insanın, “Bu yeteneğe sahibim, çok iyi şarkı söylerim” dediğini duyarız ve hiç kimse o kişiye, “Sessiz olman daha iyi, çünkü şarkı söylerken bize eziyet çektiriyorsun!” deme cesareti yoktur. Kimse şöyle diyemez: “Şu karizmaya sahibim.” Baba’nın bizi doldurduğu armağanlar topluluğun içinde yeşerir ve gelişir ve bizler de yine topluluğun bağrında, Allah’ın bütün çocuklarına duyduğu sevgisinin bir işareti olarak armağanları tanımayı öğreniriz.

O halde, her birimiz şunu sormalıyız: “Rab, Ruh’unun lütfu altında bende yetiştirdiği ve Hristiyan topluluğundaki kardeşlerimin tanıdığı ve cesaretlendirdiği bir ruhsal armağan var mı? Peki, bu armağanla ilgili olarak nasıl davranırım: Cömertçe yaşıyor ve herkese hizmet ediyor muyum, yoksa ihmal edip unutmayı mı tercih ediyorum? Ya da belki de başkaları hakkında her zaman şikâyet edecek kadar ve toplumda her şeyin kendi tarzıma göre yapılmasını iddia etmek; benim için bir kibir kaynağı mıdır?”

Bunlar kendimize sormamız gereken sorulardır: Bende bir karizma var mı, bu karizma Kilise tarafından tanınıyor mu, bu karizmadan memnun kalıyor muyum veya başkalarının karizmalarını mı kıskanıyorum, eğer istersem o karizmaya sahip olabilir miyim? Ancak karizma bir ruhsal armağandır ve onu sadece Allah verir!

Bununla birlikte, en güzel deneyim, kaç farklı armağan olduğunu ve Baba’nın Ruh’unun kaç Kilise’yi bu armağanlarla doldurduğunu keşfetmektir! Bu bir karmaşa, rahatsızlık nedeni olarak görülmemelidir: İmanda ve Allah’ın sevgisinde tek bir beden olarak, Mesih’in Bedeni olarak uyumlu bir şekilde büyüyebilelim diye, hepsi Allah’ın Hristiyan topluluğuna bahşettiği armağanlardır. Bu armağanların çeşitliliğini sağlayan aynı Ruh, Kilise’nin birliğini de sağlar. Her zaman aynı Ruh’tur.

Dolayısıyla bu çok sayıdaki ruhsal armağanlar karşısında, kalplerimiz neşeye açılmalı ve şöyle düşünmeliyiz: “Ne güzel bir şey! Pek çok farklı armağanlar var, çünkü hepimiz Allah’ın çocuklarıyız ve hepimiz eşsiz bir şekilde seviliyoruz.” Öyleyse, eğer bu armağanlar kıskançlık, bölünme, haset için bir sebep olursa vay halimize! Havari Pavlus’un Korintliler’e Birinci Mektubu’nun 12. bölümünde hatırlattığı gibi, tüm karizmalar Allah’ın gözünde önemlidir ve aynı zamanda kimsenin yeri doldurulamaz.

Bu, Hristiyan topluluğunda birbirimize ihtiyacımız olduğu ve alınan her armağanın herkesin iyiliği için kardeşler ile paylaşıldığında tam olarak gerçekleştiği anlamına gelir. Bu Kilise’dir! Kilise, armağanların çeşitliliği içinde, kendisini cemaat içinde ifade ettiğinde, hata yapamaz: O, İncil’in yüreğine hepimiz girebilelim ve hayatımızda İsa’nın ardından gitmesini öğrenelim diye Kutsal Ruh tarafından verilen doğaüstü inanç duygusunun güzelliği ve gücüdür.

Bugün Kilise, Çocuk İsa’nın Azize Teresa’sının yıldönümünü kutlamaktadır. 24 yaşında ölen ve Kilise’yi çok seven bu azize, bir İncil müjdecisi olmak ve bununla birlikte, bütün ruhsal armağanlara sahip olmak istiyordu. “Ben şunu yapmak, bunu yapmak istiyorum” diyordu, bütün karizmaları arzuluyordu. Duaya gittiğinde, karizmasının sevgi olduğunu hissediyordu. Şu güzel cümleyi söylerdi: “Kilise’nin yüreğinde sevgi olacağım.”

Hepimizde bu karizma var: Sevme yeteneği. Bugün, Çocuk İsa’nın Azize Teresa’sından, Kilise’yi çok sevmemizi, onu gerçekten sevmemize yardım etmesini dilerken, kutsal annemiz olan Hiyerarşik Kilise’nin çocukları olan bizlerin sevgisi ile tüm bu ruhsal armağanlarımızı kabul etmesini dileyelim.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 1 Ekim 2014


Katolik olmayan Hristiyanlar

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Son din derslerimde, Kilise’nin doğasını ve güzelliğini vurgulamaya çalıştık ve bu halkın bir parçası olmanın, Kilise olan Allah’ın halkının ne anlama geldiğini kendimize sorduk. Bununla birlikte, Mesih’e olan inancımızı bizimle paylaşan ama bizimkinden farklı başka mezheplere veya geleneklere mensup o kadar çok kardeşin olduğunu da unutmamalıyız.

Birçoğu kendilerini bu bölünmelere teslim etmişlerdir – Katolik Kilisemiz dâhilinde bile pes eden insanlar – ki bu durum, tarih boyunca sık sık çatışma ve acı çekmenin, hatta savaşın sebebi olmuştur. Bu utanç vericidir! Bugün bile, ilişkiler her zaman saygı ve dürüstlük üzerine kurulmamıştır.

Ama merak ediyorum: Kendimiz tüm bunların huzurunda nasıl bir tavır takınıyoruz? Bu bölünmelere karşı pes ettik mi ve hatta kayıtsız mı kalıyoruz? Yoksa uzlaşma ve tam birleşme yönünde yürüyebileceğimize ve yürümemiz gerektiğine inanıyor muyuz? Mesih’in bedenine ve kanına hep birlikte paydaş olmak tam bir birlikteliktir.

Hristiyanlar arasındaki bölünmeler, Kilise’ye zarar verirken Mesih’i yaralar, bölünmüş olan bizler Mesih İsa’yı yaralarız: Kilise gerçekte, baş olan Mesih’in bedenidir. Şakirtlerinin O’nun sevgisinde bir olarak kalmasına İsa’nın ne kadar değer verdiğini biliyoruz. Aziz Yuhanna İncil’inin on yedinci bölümünde, ölüm ıstırabına yakın olduğunda İsa’nın Baba’ya hitap ederken şu dua sözlerini hatırlamak yeterlidir: “Kutsal Baba, onları bana verdiğin kendi adınla koru ki, bizim gibi bir olsunlar” (Yh 17,11).

İsa, daha kendi öğrencileri arasındayken bu birlik tehdit altındaydı: Nitekim İncil’de, havarilerin kendi aralarında en büyük, en önemli kim olduğunu tartıştıklarını hatırlayalım (bkz. Lk 9,46). Bununla birlikte, Rab, Baba’nın adıyla birlik üzerine çok ısrar etti, ilk önce bizler ne kadar çok birlikte yaşayabilir ve birbirimizi sevebilirsek, o kadar çok İncil duyurumuzun ve tanıklığımızın inandırıcı olacağını anlamamızı sağladı.

Zaten sonrasında Kutsal Ruh’un lütfuyla, İsa’nın öğrencilerinin derinlemesine anladığı ve yüreklerine taşıdıkları şey buydu. Öyle ki Aziz Pavlus, Korintos topluluğuna şu sözlerle yalvaracaktır: “Kardeşler, Rabbimiz İsa Mesih’in adıyla yalvarıyorum: Hepiniz uyum içinde olun, aranızda bölünmeler olmadan aynı düşüncede ve aynı yargıda birleşin” (1Kor 1,10).

Tarih boyunca yaptığı yolculukta Kilise, onu bölmeye çalışan şeytan tarafından ayartıldı ve maalesef ciddi ve acı verici ayrılıklara maruz kaldı. Bunlar günümüze kadar uzun süre devam eden bölünmelerdir, bu nedenle olası nedenleri bulmak ve hepsinden önemlisi çözüm üretmek zordur.

Dogmatik ve ahlaki ilkelerden farklı teolojik ve pastoral kavramlardaki ayrılıklardan; siyasi çıkar sebepleriyle kişisel hoşnutsuzluklar ve hırslardan kaynaklanan çatışmalara kadar kırılmaya ve bölünmeye neden olan nedenler çok çeşitli olabilir. Kesin olan şey, öyle ya da böyle, bizden farklı bir pozisyon veya vizyona sahip olanları dinlemede ve onları kabul etmede bizleri yeteneksiz ve hoşgörüsüz kılan, her anlaşmazlığın nedeni olan gururun ve bencilliğin her zaman olduğudur.

Şimdi, tüm bunların huzurunda her birimizin, kutsal Anne Kilise üyeleri olarak yapabileceğimiz ve yapması gereken bir şey var mıdır? Elbette süreklilik içinde ve İsa’nınki ile birlik içinde, Hristiyanların birliği için dua eksik olmamalıdır. Ayrıca dua ile birlikte, Rab bizden yenilenmiş bir ufuk istiyor: Kendimizi diyaloga ve buluşmaya kapatmamamızı, zira bizden farklı düşünen ya da farklı pozisyonlardaki insanlar tarafından da bize önerilen geçerli ve olumlu olan ne varsa kavramamızı ister.

Bizi neyin böldüğü üzerine değil, bizi birleştirenlere bakışımızı çevirmemizi ister; İsa’yı daha iyi tanımaya, sevmeye ve sevgisinin hazinesini paylaşmaya çalışmamızı ister. Bu ise somut olarak, kendini affetme kapasitesiyle birlikte, aynı Hristiyan ailesinin bir parçası olduğunu hissetmek, birbirimize kendimizi armağan olarak sunmayı düşünmek ve hayır işlerinin yanı sıra başka güzel şeyleri birlikte yapmak anlamına gelir.

Acı verici olsa da ayrılıklar var. Hristiyanlar ayrılıyor, aramızda bölünüyoruz. Ama hepimizin ortak bir yanı var: Hepimiz Rab İsa Mesih’e inanıyoruz. Hepimiz Baba’ya, Oğul’a ve Kutsal Ruh’a inanıyoruz, hepimiz birlikte yürüyoruz, beraber yol katediyoruz. Birbirimize yardım edelim! Ama sen öyle düşünüyorsun, sen böyle düşünüyorsun…

Tüm topluluklarda iyi ilahiyatçılar var: Tartışırlar, ilahiyat gerçeği ararlar, çünkü bu bir görevdir, ama bizler birlikte yürürüz, birbirimiz için dua ederiz ve yardım işleri yaparız. Buna ruhsal ekümenizm denir: Rabbimiz Mesih İsa’ya olan imanımızla yaşam yolunda birlikte yürürüz.

Kişisel şeylerden bahsedilmemesi gerektiği söylenir, ancak bu ayartmaya karşı koyamıyorum. Biz beraberlikten bahsediyoruz… Aramızdaki birliktelikten. Bugün Rab’be şükrediyorum çünkü bugün İlk Komünyon almamdan 70 yıl geçti. Ancak, İlk Komünyon almanın, başkalarıyla birlik içinde olma, Kilise’nin kardeşleriyle cemaat içine girmenin, aynı zamanda farklı mezheplere mensup fakat İsa’ya inanan herkesle beraber yol katetmenin ne demek olduğunu bilmemiz gerekir. Rabbimize Vaftizimiz için ve Komünyon için şükredelim, öyle ki bu beraberlik herkesin ortak değeri olsun.

Sevgili dostlar, tam birliğe doğru ilerleyelim! Tarih bizi ayırdı, ancak uzlaşma ve beraberlik yolundayız! Bu doğru! Bunu savunmalıyız! Hepimiz beraberlik yolundayız. Hedef çok uzak, neredeyse ulaşılmaz gibi göründüğünde ve cesaret kırıcılıkla karşı karşıya kaldığımızı hissettiğimizde, bütün Hristiyanlar gerçekten bir olsunlar diye, Allah’ın kendi Oğlu İsa’nın sesine kulağını kapatamayacağı ve O’nun ve bizim dualarımızı yerine getireceği düşüncesi bize huzur veriyor.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 8 Ekim 2014


Gelin-Kilise, Güvey’ini bekliyor

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Bu süre zarfında, Kilise’den, kutsal annemiz Hiyerarşik Kilise’den, yolda yürüyen Allah’ın halkından söz ettik. Bugün kendimize sormak istiyoruz: Sonunda Allah’ın halkına ne olacak? Her birimiz için ne olacak? Ne beklemeliyiz?

Havari Pavlus kendilerine aynı soruları soran Selanik topluluğunun Hristiyanlarını teşvik etti ve konuşmasından sonra Yeni Ahit’in en güzelleri arasında yer alan şu sözleri söylediler: “Böylece sonsuza dek Rab’le birlikte olacağız” (1Se 4,17). Bunlar sade kelimelerdir, ama böyle büyük bir umut yoğunluğuyla doludurlar! Peygamberlerin sezgisini uyandıran Aziz Yuhanna’nın Vahiy kitabında olduğu gibi semboliktir: “Kutsal kentin, yeni Kudüs’ün kendi güveyi için hazırlanmış süslü bir gelin gibi, gökten, Allah’ın yanından indiğini gördüm” (Va 21,2) şeklinde nihai boyut tanımlanır.

İşte bizi neler bekliyor! O zaman, Kilise kimdir: Rab İsa’nın ardından giden ve bir güveyin gelin ile yaptığı gibi, her geçen gün Güvey’i İsa ile buluşmaya kendisini hazırlayan Allah’ın halkıdır. Ve bu sadece şöyle söylemenin bir yolu değildir: Gerçek düğün olacak! Evet, çünkü kendimiz gibi bir insan olan ve hepimizi O’nunla bir yapan, ölümü ve dirilişi ile bizi gerçekten İsa kendisiyle evlendirdi ve bir halkı olarak bizi gelini yaptı. Bu ise, tarih boyunca Allah tarafından dokunan cemaat ve sevgi tasarısını, Allah’ın halkının tarihini ve her birimizin tarihini yerine getirmekten başka bir şey değildir. Bunu ileriye götüren de Rab’dir.

Ancak bizi daha da rahatlatan ve kalplerimizi açan başka bir unsur daha var: Aziz Yuhanna bize Kilise’de, Mesih’in Gelini, “yeni Kudüs”ün görünür olduğunu söylüyor. Bu, Kilise’nin bir gelin olarak görülmesinin yanı sıra, bir arada yaşam ve insani ilişkilerin en üstünü olarak sembol kent olmaya çağrıldığı anlamındadır.

Öyleyse, Vahiy kitabının başka bir etkileyici görüntüsüne göre, bütün halkları ve milletleri “Allah’ın çadırı” (bkz Vahiy 21,3) içinde bu şehirde bir araya toplayacağını düşünmek ne kadar da harikadır. Nitekim bu görkemli ortamda artık herhangi bir türden -toplumsal, etnik veya dini nitelikte- tecrit, korunma ve ayrım yapılmayacak, zira hepimiz Mesih’te bir olacağız.

Bu benzeri görülmemiş ve muhteşem sahne karşısında, kalbimiz umutla kesin olarak güçlenmiş hissetmekten geri kalmaz. Görüyorsunuz, Hristiyan umudu basitçe bir arzu değildir, bir dilek, bir iyimserlik değildir: Bir Hristiyan için umut beklenir, gizemin nihai ve kesin olarak yerine getirilmesi konusunda tutkulu ve ateşli bir bekleyiştir, içinde yeniden doğduğumuz ve zaten yaşamakta olduğumuz Allah’ın sevgisinin gizemidir.

Gelmek üzere olan birisini beklemektir: Bize yakın olan, her geçen gün bize yaklaşan ve sonunda bizi birlikteliğinin dolgunluğuna ve huzuruna dâhil etmek için gelen Rab Mesih’i beklemektir. Kilise o halde, ümidin kandilini yakılı ve görünür tutma görevini üstlenir, böylece kesin bir kurtuluş işareti olarak parlamaya devam edebilir ve tüm insanlığı Allah’ın merhametli yüzüyle karşı karşıya gelmeye götüren yolu aydınlatabilir.

Sevgili kardeşlerim, işte beklediğimiz şey şudur: Mesih İsa geri gelsin! Gelin olan Kilise Güvey’ini bekler! Bununla birlikte, kendimize çok içtenlikle sormalıyız: Bu beklentinin, bu umudun gerçekten aydınlık ve güvenilir tanıkları mıyız? Topluluklarımız hâlâ Rab İsa’nın varlığının işareti ve O’nun gelişinin sıcak beklentisiyle mi yaşıyorlar, yoksa tükenmişliğin ve pes etmişliğin ağırlığının altında yorgun ve uyuşmuş mu görünüyorlar? Ayrıca inancın kandil yağını ve neşe yağını zamanından önce tüketme tehlikesine de düşüyor muyuz? Tedbirli olmalıyız!

Bizleri her zaman bir dinleme ve bekleyiş tutumu içinde muhafaza etmesi için ve böylece şimdiden Mesih’in sevgisiyle bütünleşmiş olarak bir gün sonsuza dek Allah ile tam birliktelik içinde olabilelim diye, ümidin Annesi ve gökler Kraliçesi olan Bakire Meryem’e yakaralım. Asla unutmayın ve unutmayalım ki, “Böylece sonsuza dek Rab’le birlikte olacağız” (1Se 4,17).

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 15 Ekim 2014


Mesih’in Bedeni olan Kilise

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Gerçekliği oluşturan öğelerin birbirleriyle nasıl birleştiklerini ve birlikte bir şeyi nasıl oluşturduklarını vurgulamak istediğimizde, genellikle beden örneğini kullanırız. Havari Pavlus’tan başlayarak, bu ifade Kilise’ye uygulandı ve onun en derin ve en güzel özelliği olarak kabul edildi. O halde bugün kendimize sormak istiyoruz: Kilise hangi anlamda bir bedeni oluşturur ve neden Kilise’ye “Mesih’in bedeni” denir?

Peygamber Hezekiel’in Kitabı kalbimizde güven ve umut uyandırabilen biraz özel, etkileyici bir vizyon tanımlar. Allah peygambere birbirinden kopuk ve kurumuş bir kemik parçası gösterir. Kasvetli bir senaryo… Kemiklerle dolu bir ova hayal edin. Daha sonra Allah, onlar üzerine Ruh’u çağırmasını ister. Bu noktada, kemikler hareket eder, birbirlerine yaklaşmaya başlarlar ve birleşirler, onlarda önce sinirler oluşur, sonra et ve bir vücut belirir, bu sayede tam ve yaşam dolu bir beden olur (bkz. Hez 37,1-14).

İşte, bu Kilise’dir! Bugün evinizdeyken Kutsal Kitabı elinize almanızı tavsiye ediyorum, unutmayın ve Peygamber Hezekiel’in 37. bölümünü okuyun, çok güzeldir. Bu Kilise’dir, her birimize Dirilmiş Mesih’in yeni yaşamını veren, bizi yan yana getiren, birbirimizin hizmetine koyan ve destekleyen, herkesi sevgi içinde inşa edilmiş tek bir topluluk olarak tek bir beden kılan Ruh’un şaheseri olan bir eserdir.

Ancak Kilise sadece Ruh’ta oluşmuş bir beden değildir: Kilise, Mesih’in bedenidir! Bu da basitçe söylemenin bir yolu değildir, zira biz gerçekten öyleyiz! Vaftiz günümüzde aldığımız en büyük armağandır! Vaftiz gizeminde, aslında, Mesih bizi kendi öğrencileri kılar, daha sonra yeni varlıklar olarak O’nunla birlikte dirilmek üzere bizi haçın gizeminin merkezine, bize olan sevgisinin yüce gizemine dâhil eder.

İşte, Kilise böyle doğar ve Kilise kendini Mesih’in bedeni olarak kabul eder! Vaftiz bizi Mesih’te yeniden var eden gerçek bir yeniden doğuş oluşturur, bizi O’nun bir parçası yapar ve Başı İsa Mesih olan bedenin üyeleri olarak bizi birleştirir (bkz. Rom 12,5; 1Kor 12, 12-13).

O halde, buradan çıkan, derin bir sevgi birlikteliğidir. Bu anlamda, “Tıpkı Mesih’in inanlılar topluluğunu besleyip kayırdığı gibi,” kocaları “karılarını kendi bedenleri olarak sevmeye” teşvik eden Aziz Pavlus kadar aydınlatıcıdır: “Çünkü biz O’nun bedeninin üyeleriyiz” (Efeslilere 5,28-30). Ne olduğumuzu ve Rab İsa’nın bizden ne eserler gerçekleştirdiğini daha sık hatırlasak ne de güzel olur: Güveyin gelini ile olduğu gibi hiçbir şeyin ve hiç kimsenin O’ndan koparamayacağı ve tüm tutkusu ve sevgisi ile kapladığı bizler O’nun bedeniyiz.

Bununla birlikte, bu düşünce içimizde Rab İsa’ya karşılık verme ve sevgisini kendi bedeninin yaşayan üyeleri olarak aramızda paylaşma arzusunu arttırmalıdır. Pavlus zamanında, Korintos Kilisesi, sık sık bizde de olduğu gibi, bu anlamda birçok zorlukla karşılaştı; bölünme, kıskançlık, yanlış anlaşılma ve dışlanma deneyimi yaşadı.

Bunların hepsi iyiye işaret değildir, çünkü Mesih’in bedeni olarak Kilise’yi inşa etmek ve büyütmek yerine, onu parçalara ayırarak birçok bölünmeye yol açtılar. Bu da günümüzde devam etmektedir. Hristiyan cemaatlerinde, bazı mahalli kiliselerde ne kadar bölünme, ne kadar kıskançlık, ne kadar boş laf ve dedikodu, ne kadar yanlış anlaşılma ve dışlanma olduğunu düşünelim. Peki, bu ne anlama geliyor?

Bu bizi aramızda parçalar. Savaşın başlangıcıdır. Çatışma, savaş alanında başlamaz: Savaş, kalpte başlar, yanlış anlamalar, ayrılıklar, kıskançlıklar, başkalarıyla olan mücadeleyle başlar. Korintos topluluğu böyleydi, bu işte şampiyonlardı! Havari Pavlus Korintoslulara bizim için de geçerli olan bazı somut tavsiyeler verdi: Kıskanç olmak değil, topluluklarımızda kardeşlerimizin ruhsal yetenek ve niteliklerini takdir edin.

Kıskançlıklar: “Şu kişi bir araba aldı,” burada haset hissediyorum; “O kişi piyango kazandı” burada da hissediyorum; “Bu kişinin her şeyi iyi gidiyor,” işte bir haset olayı daha. Bunların hepsi parçalar, acıtır, böyle yapılmamalıdır! Çünkü bu kıskançlıklar büyür ve yüreği doldurarak onu boğar. Kıskanç bir kalp, ekşi bir yürektir, kan yerine sirke taşıyan bir kalptir; asla mutlu olmayan bir yürektir, cemaati bölen bir kalptir. O halde ne yapmalıyım?

Topluluklarımızda diğerlerinin, kardeşlerimizin armağanlarını ve niteliklerini takdir edin. Kıskançlık ve haset duygusuna büründüğümde -çünkü herkeste bu vardır, hepimiz günahkârız- Rab’be şunu söylemeliyim: “Sana şükrederim, ey Rab, çünkü bunu o kişiye verdin.” Nitelikleri takdir edin, en sonunculara ve en çok ihtiyaç duyanların acılarına yaklaşın; herkese minnettarlığınızı belirtin.

Nasıl şükredileceğini bilen yürek, iyi, asil ve mutlu bir yürektir. Size soruyorum: Hepimiz her zaman şükretmesini biliyor muyuz? Kıskançlık ve haset bizi frenlememelidir. Nihayetinde, Havari Pavlus’un Korintoslulara verdiği tavsiyeleri biz de birbirimize vermeliyiz: Kimseyi başkalarından üstün görmeyin. Ne kadar insan kendisini diğerlerinden üstün hissediyor! Biz de sık sık İncil’deki benzetmedeki Ferisi gibi diyoruz: “Sana şükrederim Rabbim, iyi ki ben şu adam gibi değilim, ben üstünüm.” Ama bu çirkin, asla yapılmamalıdır!

Eğer bunu yapmak üzereysen, kimsenin bilmediği o günahlarını hatırla, Allah’ın huzurunda utan ve şunu söyle: “Ama sen ey Rab, kimin üstün olduğunu biliyorsun, ağzımı kapatıyorum.” Böyle yapmanın sana yararı olur. Her zaman sevgi içinde herkesin yararı için yaşayan ve kendini adayan, birbirlerine bağlı üyeler olarak yaşayın (bkz. 1Kor 12-14).

Sevgili kardeşler, Peygamber Hezekiel ve Havari Pavlus gibi, bizler de Kutsal Ruh’a yakaralım; böylece onun armağanı ve bolluğu, bir aile olarak birleşmiş şekilde, Mesih’in bedeni ve Mesih sevgisinin görünür ve güzel bir işareti olarak bir arada olan bir aile gibi yaşamamıza yardımcı olsun.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 22 Ekim 2014


Görünür ve ruhsal gerçek olarak Kilise

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Önceki din dersinde Kilise’nin nasıl ruhsal bir yapıya sahip olduğunu vurgulama imkânına sahip olduk: Kutsal Ruh’ta inşa edilen Mesih’in bedenidir. Bununla birlikte, Kilise’ye atıfta bulunduğumuzda, düşüncemiz derhal cemaatlerimize, mahalli kiliselerimize, episkoposluk bölgelerimize, genel olarak bir araya geldiğimiz yapılara ve elbette, onu yöneten bileşenlere ve yöneten şahsiyetlere gider.

Bu yapı, Kilise’nin görünür gerçekliğidir. Öyleyse kendimize sormalıyız: İki farklı oluşumdan mı yoksa tek bir Kilise’den mi bahsediyoruz? Eğer her zaman tek Kilise’den bahsediyorsak, görünür yapı ile ruhsal gerçeklik arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlayabiliriz?

  1. Her şeyden önce, Kilise’nin görünür gerçekliği hakkında konuşurken, yalnızca Papa’yı, Piskoposları, rahipleri, rahibeleri ve kendilerini dine adamış kişileri düşünmemeliyiz. Kilise’nin görünür gerçekliği, dünyada inanan, ümit eden ve seven birçok vaftizli kardeşler tarafından oluşmuştur. Fakat çoğu zaman insanların şöyle söylediklerini işitiyoruz: “Fakat Kilise şunu yapmıyor, Kilise hiçbir şey yapmıyor…” – “Peki, söyle bana, Kilise kimdir?” – “Kilise rahipler, piskoposlar, Papalar …” Hepimiz kiliseyiz!

Vaftiz edilmiş olan hepimiz Kilise’yiz; İsa’nın Kilisesi’yiz, Rab İsa’nın ardından giden ve O’nun adıyla, sonunculara ve acı çekenlere kendilerini yakın kılan, biraz teselli, rahatlama ve barış sunmaya çalışan bizleriz. Rab’bin bize buyurduğu tüm her şeyi yapan bizler Kilise’yi oluştururuz.

Öyleyse, Kilise’nin görünür gerçekliğinin bile ölçülebilir olmadığını, bütün dolgunluğuyla bilinemediğini anlıyoruz: Yapılmakta olan bütün iyiliği nasıl tanıyabiliriz? Birçok sevgi işi, ailelerde yaşanan çokça sadakat, çocukları eğitmek ve imanı aktarmak için çok çalışmak, çok acı çekenleri ve hastaları Rab’be emanet etmek…

Ancak bu, ölçülemeyecek kadar engindir ve harikadır! Mesih’in her bireyin kalbi ve yaşamında bizim aracılığımızla yaptığı tüm harikaları nasıl bilebiliriz? Bakın: Kilise’nin görünür gerçekliği bile kontrolümüzün ötesindedir, gücümüzün ötesine gider ve Allah’tan geldiği için gizemli bir gerçekliktir.

  1. Kilisede, görünür gerçeklik ve ruhsal olan arasındaki ilişkiyi anlamak için, sonsuz bir sevgi eyleminde Kilise’nin bedeni olan ve onu oluşturan Mesih’e bakmaktan başka yol yoktur. Aslında Mesih’te bile, Beden Alma gizemi sayesinde, aynı kişide harika ve eşsiz bir şekilde birleşen bir insan doğasını ve tanrısal bir doğayı tanıyoruz.

Bu aynı şekilde Kilise için de geçerlidir. Nasıl ki Mesih’te olduğu gibi, insan doğası da ilahi doğaya tam olarak uyar ve kurtuluşun yerine getirilmesi işlevinde kendini onun hizmetine koyar; ruhsal gerçekliğin karşısında görünür gerçeklik de aynı şekilde olur. Bu nedenle Kilise, görülmeyen şeyin göründüğünden daha önemli olduğu ve yalnızca iman gözleriyle tanınabileceği bir gizemdir (bkz. Kilise hakkında Dogmatik Anayasa, Lumen Gentium, n. 8).

  1. Bununla birlikte, Kilise söz konusu olduğunda kendimize şunu sormalıyız: Görünür gerçeklik ruhsal gerçekliğe nasıl hizmet edebilir? Bir kez daha, Mesih’e bakarak bunu anlayabiliriz. Mesih Kilise’nin örneğidir, çünkü Kilise O’nun bedenidir. Tüm Hristiyanların, hepimizin örneğidir. Biri Mesih’e baktığında yanlışlığa düşmez.

Luka İncil’inde, İsa’nın büyüdüğü Nasıra’ya nasıl döndüğü, sinagoga girerek kendisinden söz eden peygamber Yeşaya’nın yazıldığı şu satırları okuduğu belirtilir: “Rab’bin Ruhu benim üzerimdedir. Çünkü O beni, Müjde’yi yoksullara iletmek için meshetti. Tutsaklara serbest bırakılacaklarını, körlere gözlerinin açılacağını duyurmak için, ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak ve Rab’bin lütuf yılını ilan etmek için beni gönderdi” (Luka 4,18-19).

İşte, Mesih ilahi kefaret ve kurtuluş planını duyurmak ve gerçekleştirmek için -Allah olduğu için- nasıl ki insanlığını kullandı- çünkü aynı zamanda bir insandı – bu Kilise için de olmalıdır. Görünür gerçekliği, görülen her şey, gizemler ve tüm Hristiyanların tanıklığı aracılığıyla Kilise her gün, fakir olan, acı çeken ve dışlanmış olan her insana yakın olmaya çağrılır. Böylece herkesin İsa’nın merhametli ve sevecen yüzünü görmesini sağlar.

Sevgili kardeşlerim, bir Kilise olarak çoğu zaman kırılganlığımızı ve kusurlarımızı deneyimliyoruz. Hepimizde bunlar var. Hepimiz günahkârız. Hiçbirimiz diyemeyiz: “Ben günahkâr değilim.” Ama aramızdan birimiz günahkâr olmadığını hissediyorsa, elini kaldırsın. Hepimiz öyleyiz ve bu kırılganlıklar, bu kusurlar, günahlarımız yüzünden özellikle kötü bir örnek oluşturduğumuzda ve kendimizin skandala yol açan bir sebep olduğunu fark ettiğimizde bize derin üzüntü vermeleri gerektiği doğrudur.

Mahallede kaç kere, “Şu kişi her zaman Kilise’ye gidiyor, ama herkesin arkasından konuşuyor..” dendiğini duyduk. Bu bir Hristiyan davranışı değildir, kötü bir örnektir; günahtır. Bu yüzden kötü örnek oluruz: Kısacası, “Eğer şu ya da bu kişi kendine Hristiyan diyorsa ben de ateistim.”

Bizim tanıklığımız, Hristiyan olmanın ne demek olduğunu insanların anlamalarını amaçlamalıdır. Skandal için bir neden olmamayı isteyelim. Yoksulluk ve küçüklüğümüze rağmen, Rab’bin bizi gerçekten bir lütuf aracı ve tüm insanlığa olan sevgisinin görünür bir işareti yaptığını anlayabilelim diye, iman armağanını dileyelim. Skandala neden olabiliriz, evet. Ancak, yaşantı biçimimiz sayesinde İsa’nın bizden ne istediğini anlatarak O’na tanıklık etme nedeni de olabiliriz.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 29 Ekim 2014


Hiyerarşik kutsal anne Kilise

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Havari Pavlus’un Episkopos Titus’a söylediği şeyleri duyduk. Biz episkoposların ne kadar erdemi olmalı ki? Hepimiz duyduk, değil mi? Kolay değil, hiç kolay değil, çünkü biz hepimiz günahkârız. Fakat kendimizi dualarınıza emanet ediyoruz, çünkü en azından Havari Pavlus’un tüm piskoposlara tavsiye ettiği şeylere yaklaşıyoruz. Tamam mı? Bizim için dua eder misiniz?

Kutsal Ruh’un her zaman Kilise’yi armağanlarıyla nasıl bolca doldurduğunu vurgulamak için çok fırsatımız oldu. Şimdi, Ruh’unun gücünde ve lütfunda, Mesih, Hristiyan topluluklarını onun bedeni olarak inşa etmek için görevliler tayin etmede başarısız olmaz. Bu görevliler arasında, piskoposluk ayırt edilir. Rahiplerin ve diyakonların yardımıyla Episkopos’ta, kendisini sunan ve Kilisesi’ne bakmaya devam eden, korunmasını ve rehberliğini sağlayan Mesih’in kendisidir.

  1. Hazır bulunan Rahiplerin, Diyakonların ve Piskoposların yetkisinde Kilise’nin gerçek yüzünü tanıyabiliriz: Kutsal Anne Hiyerarşik Kilise. Gerçekten de, Rab’bin seçtiği ve Rahiplik Gizemi ile kutsanan bu kardeşler aracılığıyla, Kilise anneliğini yerine getirir: Vaftiz’de bizi Hıristiyanlar olarak yeniden yaratır, bizi tekrar Mesih’te doğurur; imamızda büyümemizle ilgilenir; affını kazanmamız için Baba’nın kollarına doğru bize eşlik eder; bizi Allah’ın Sözü ve İsa’nın Bedeni ve Kanı ile besleyen Efkaristiya sofrasına hazırlar; bizim için Allah’ın bereketine ve Ruh’unun kudretine yakararak, yaşamımız boyunca bize destek olup, özellikle de en hassas deneme, ıstırap ve ölüm anlarında bizi sevecenliği ve sıcaklığıyla kucaklar.
  2. Kilise’nin bu anneliği özellikle Piskopos’un ve onun yetkileriyle ifade edilir. Aslında, İsa Havarileri seçip onları Müjde’yi ilan etmeye ve sürüsünü beslemeye gönderirken, halefleri olan piskoposlar, imanın güvencesini sağlamak üzere ve Rab’bin varlığının yaşayan bir işareti olarak Hristiyan topluluklarının başına getirilirler. Dolayısıyla, bunun itibarlı bir pozisyon, bir onur konumu olmadığını anlamalıyız. Episkoposluk görevi bir onur değil, bir hizmettir. Mesih İsa böyle istedi. Dünyevi zihniyet Kilise’de yer almamalıdır.

Nitekim dünyevi zihniyet, “Bu adam Kilise’de kariyer yaptı, bir Episkopos oldu” der. Hayır, hayır, böyle bir zihniyet Kilise’de yer almamalıdır. Piskoposluk bir hizmettir, övünmek için bir onur mevkii değildir. Episkopos olmak, hizmet edilmek için değil, hizmet etmek için gelen (bkz. Mt 20,28; Mk 10,45) ve koyunları uğruna canını feda eden İyi Çoban (bkz. Yh 10,11) İsa’nın örneğini her zaman gözlerimizin önüne getirmek anlamına gelir

Aziz Episkoposlar – nitekim Kilise’nin tarihinde o kadar çok aziz piskopos var- bize bu görevin aranmadığını, sorulmadığını, satın alınmadığını, zira “Ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçaltan” (Filipililere 2,8) Mesih İsa gibi itaatkâr şekilde kabul edildiğini, kendini yükseltmek için değil, kendisini alçaltmak için kabul edildiğini gösteriyorlar. Bu görevi arayan ve oraya gitmek için pek çok şey yapan bir insan görmek üzücüdür ve oraya geldiğinde hizmet etmez, böbürlenir, sadece kibri için yaşar.

  1. Vurgulanması gereken başka bir değerli unsur daha vardır. İsa, Havarileri seçip çağırdığında, birbirlerinden ayrı değil, her biri kendi başına değil, birlikte bir aile olarak bir arada kaldılar. Piskoposlar da aynı şekilde, İsa ve O’nun Havarilerine çok değerli olan bu derin beraberliğin koruyucusu ve güvencesi olan Papa’nın etrafında toplanan tek bir kurul oluşturmaktadır.

Öyleyse, Piskoposlar’ın, Papa ile birlikte, bu birlikteliği dile getirip, Kilise’de hep daha sadık ve hep daha hizmetkâr olmaya çalışmaları çok güzeldir! Bunu yakın zamanda Aile hakkındaki Sinod Meclisi’nde tecrübe ettik.

Ancak, dünyanın her köşesine yayılmış tüm Piskoposları düşünelim. Onlar farklı yerlerde, kültürlerde, hassasiyetlerde ve geleneklerde yaşarken, bir uçtan bir diğerine – bir piskopos bana geçen gün Roma’ya ulaşmak için 30 saatten fazla hava yolculuğu yapması gerektiğini söylemişti- nerede olurlarsa olsunlar, birbirlerinin bir parçası olduklarını hissediyorlar ve Mesih’te kendi cemaatleri arasındaki yakın bağın bir ifadesi haline geliyorlar. Genel dini dualarda tüm Piskoposlar bir araya gelerek Rab’be ve Kutsal Ruh’a kulak verirler, böylece insana ve çağın işaretlerine yakından dikkat edebilirler (bkz. İkinci Vatikan Ekümenik Konsili, Anayasa Gaudium et Spes, 4 ).

Sevgili dostlar, tüm bunlar bizi Hristiyan topluluklarının Episkopos’u neden büyük bir armağan olarak gördüklerini anlamamızı sağlar ve Hristiyan cemaatleri, Rahipler ve diyakonlardan başlayarak episkopos ile içten ve derin bir ilişki kurmaya çağrılmışlardır. Eğer imanlılar, diyakonlar ve rahipler, episkoposla birleşmiş değillerse sağlıklı bir Kilise de yoktur.

Episkoposu ile birlik içinde olmayan bir Kilise, hasta bir Kilise’dir. Mesih İsa, diyakonlar ve rahipler de dâhil olmak üzere tüm inananların episkopos etrafında bir olmalarını istedi. Bunu da cemaatler, episkopos nezdinde Rab İsa’nın tek Kilisesi olan, Episkopos ve Papa ile birlik içinde Kutsal Ana Hiyerarşik Kilise olan her bir yerel Kilise’nin bağının Havarilerle ve diğer topluluklarla görünür hale geldiği bilinciyle yaparlar. Teşekkürler.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 5 Kasım 2014


Episkoposlar – Rahipler – Diyakonlar

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Bir önceki din dersinde, Rab’bin kendi sürüsünü piskoposlar yönetiminde rahipler ile diyakonların yardımcılığında nasıl gütmeye devam ettiğini gördük. Onlarda Kutsal Ruh’un kudretiyle Mesih İsa kendisini sunar ve Kilise’ye hizmet etmeye devam eder; iman, ümit ve sevgi tanıklığını güçlendirir. Dolayısıyla bu görevler, her bir Hristiyan topluluğu için ve tüm Kilise için Rab’bin büyük bir armağanını teşkil eder, çünkü onların varlığı ve sevgisinin canlı bir işaretidir.

Bugün kendimize şu soruyu sormak istiyoruz: Hizmetlerini gerçek ve verimli bir şekilde yaşayabilmeleri için bu Kilise görevlilerinin neye ihtiyacı vardır?

  1. Öğrencileri olan Timoteyus ve Titus’a gönderdiği “Pastoral Mektuplar”da Havari Pavlus, episkopos, rahip ve diyakonların yanı sıra, imanlıların, yaşlıların ve gençlerin figürleri üzerinde hassasiyetle durmaktadır Kilise’deki her Hristiyan’ın tanımlamasını yaparken, episkoposların, rahiplerin ve diyakonların neye çağrıldıklarını ve seçilip üstlendikleri bu görevlere tanınması gereken ayrıcalıkları ana hatlarıyla açıklamaktadır.

Şimdi, iman ve ruhsal yaşamın doğal nitelikleriyle birlikte – yaşamın kendisi oldukları için ihmal edilemeyecek- bazı zarif insan niteliklerinin listelenmesi oldukça semboliktir: Misafirperverlik, sadelik, sabır, yumuşak huyluluk, güvenilirlik, kalp iyiliği.

Bu, her kutsal görevin temel dilbilgisi alfabesidir! Her piskoposun, her rahibin, her diyakonun temel dilbilgisi olmalıdır. Evet, çünkü kardeşlerle saygılı ve içten bir şekilde tanışmak, bilmek, diyalog kurmak, takdir etmek ve ilişki kurmak için bu güzel ve gerçek yatkınlık olmadan, gerçekten neşeli ve güvenilir bir hizmet ve tanıklık sunmak mümkün değildir.

  1. Pavlus’un öğrencilerine ve dolayısıyla pastoral görev üstlenen herkese, piskoposlar, rahipler, diyakonlar ya da cemaatler olsun, önerdiği temel bir tutum daha vardır. Havari, alınan armağanı sürekli olarak canlandırmaya teşvik eder (bkz. 1Tim 4,14; 2Tim 1,6).

Bunun anlamı, piskopos, rahip veya diyakon olmak, diğerlerinden daha zeki, daha başarılı ve daha iyi olmak değil, zira Kutsal Ruh’un kudretiyle halkının iyiliği için Allah’ın bahşetmiş olduğu bir sevgi armağanı, bir lütuf armağanı sayesinde bu göreve getirilmiş oldukları bilincini her zaman canlı tutmaktır.

Bu farkındalık gerçekten önemlidir ve her gün istenecek bir lütuftur! Gerçekten de, yetkisinin yalnızca Allah’ın merhametinden ve O’nun yüreğinden kaynaklandığının bilincindeki bir Çoban, sanki herkes ona hizmet edecekmiş ve toplum onun mülküymüş, kişisel krallığıymış gibi hiçbir zaman otoriter bir tavır takınamaz.

  1. Her şeyin bir armağan, her şeyin lütuf olduğunun bilinci, bir rahibin kendisini ilgi odağına koyma ve yalnızca kendine güvenme eğilimine girmemesine de yardımcı olur. Bunlar kibir, gurur, yeterlilik, kendini beğenmişlik ayartmalarıdır. Bir Episkopos, bir rahip veya bir diyakon her şeyi bildiğini, her zaman her şey için doğru cevabı bulduğunu ve kimseye ihtiyaç duymadığını düşündüğünde vay haline.

Aksine, Allah’ın merhametinin ve sevecenliğinin ilk öznesi olma bilinci, Kilise’nin bir görevlisinin her zaman mütevazı ve başkalarına karşı anlayışlı olmasına yol açmalıdır. Cesaretle iman hazinesini korumaya çağrılma bilinci ile bile (bkz. 1Tim 6,20), insanları dinlemeye koyulacaktır.

Aslında, hâlâ inançtan ve Kilise’den uzak olanlardan bile her zaman öğrenecek bir şeylerin olduğu bilincinde olmalıdır. Sonrasında, tüm bunlar kendi yoldaş rahipleriyle birlikte, paylaşım, ortak sorumluluk ve birliktelikle vurgulanmış yeni bir tutum üstlenmesine yol açmalıdır.

Sevgili dostlar, Rab’be her zaman minnettar olmalıyız, çünkü Mesih İsa, piskoposların, rahiplerin ve diyakonların görevlerinde ve liderliğinde Kilise’yi kurmaya ve azizlik yolunda büyümesini sağlamaya devam eder. Aynı zamanda, dua etmeye devam etmeliyiz ki, cemaatlerimizin Çobanları, birliğin ve Allah’ın sevgisinin canlı görüntüsü olabilsinler.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 12 Kasım 2014


Azizliğe olan evrensel çağrı

Sevgili kardeşler, iyi günler.

İkinci Vatikan Konsili’nin büyük bir armağanı, birlik üzerine kurulu olan Kilise’nin görüntüsünü geri kazanmış olmak ve aynı zamanda yetki ve hiyerarşi ilkesini bu bakış açısına dâhil etmek oldu.

Bu, vaftiz edilenler olarak herkesin, bütün Hristiyanların, Rab’bin önünde eşit bir saygınlığa sahip olduğunu ve azizliğe olan aynı çağrı ile birleştirildiğini daha iyi anlamamıza yardımcı oldu (bkz. Const. Lumen Gentium, 39-42). Şimdi kendimize soralım: Bu evrensel çağrıda aziz olmak ne demektir? Bunu nasıl başarabiliriz?

  1. Her şeyden önce, azizliğin kendimizin alacağımız bir şey olmadığını, niteliklerimizle ve yeteneklerimizle kendi başımıza kazanamayacağımızı aklımızda tutmamız gerekir. Azizlik bir armağandır, Rab İsa’nın bize verdiği lütuftur, bizi yanına alıp bizi kendisine büründürdüğünde, bizi kendisi gibi kılar.

Efeslilere Mektubunda, Havari Pavlus, “Mesih, Kilise’yi sevdi ve onu kutsal kılmak için kendini feda etti” (Ef 5,25-26) der. Burada, gerçekten, kutsallık, Kilise’nin en güzel yüzü, en güzel çehresidir: Allah ile bir arada olunduğunda, O’nun hayatının ve sevgisinin dolgunluğunda kendini yeniden keşfetmektir. Öyleyse, azizliğin yalnızca bazılarının ayrıcalığı olmadığı açıktır: Azizlik, her Hristiyan’ın ayırt edici özelliğini teşkil eden, istisna olmadan herkese sunulan bir lütuf armağanıdır.

  1. Bütün bunlar bizim aziz olmamız için mutlaka piskopos, rahip veya dini adamı olmak zorunda olmadığımızı anlamamızı sağlar: Hayır, nitekim hepimiz aziz olmaya çağrıldık! Pek çok kez, azizliğin yalnızca kendilerini sadece dua hayatına adamak için sıradan meselelerden kopan insanların imkânı olduğunu düşünmeye eğilimliyiz. Ama öyle değil!

Birileri azizliğin, gözleri kapayıp yüzünü küçük bir kutsal resim gibi yapanlara has olduğunu düşünür. Hayır! Azizlik bu değildir! Azizlik, Allah’ın bize verdiği daha büyük ve daha derin bir şeydir. Aksine, tam da sevgi ile yaşayarak ve her günün işlerinde Hristiyan tanıklığı sunarak aziz olmaya çağrıldık. Her insan kendisini bulduğu yaşam koşullarında ve durumlarda aziz olmaya çağrılmıştır.

Peki, sen rahip ya da rahibe mi oldun? Kendini adayarak ve görevini neşeyle yaşayarak aziz ol. Evli misin? O halde Mesih’in Kilise ile yaptığı gibi, kocanı veya karını sevip onunla ilgilenerek aziz ol. Vaftizli bir bekâr mısın? İşini dürüstlük ve yetkinlikle yürüterek ve zamanını kardeşlere hizmet etmeye adayarak aziz ol.

“Ama peder, ben bir fabrikada çalışıyorum; her zaman sayılarla uğraşan bir muhasebeci olarak çalışıyorum, öyle bir yerde aziz olunmaz…” “Evet, yapabilirsiniz! Çalıştığınız yerde aziz olabilirsiniz. Allah size aziz olma şerefini verir. Allah sizinle iletişim kurar.”

Her zaman her yerde bir insan aziz olabilir; yani, içinde işleyen ve kutsallığa götüren bu lütfa kendini açabilir. Bir ebeveyn veya büyükbaba mısın? Çocuklarına veya torunlarına İsa’yı tanıma ve O’nun ardından gitme tutkusu ile öğreterek aziz ol ve bunun için çok sabret, çünkü iyi bir ebeveyn, iyi bir büyükbaba, iyi bir anne, iyi bir büyükanne olmak için çok fazla sabır gerekir ve bu sabır azizlikten gelir: Sabırlı olma alıştırması yapın.

Bir kateşist, eğitimci veya gönüllü müsün? Allah’ın sevgisinin ve varlığının yanımızda gözle görülür işareti olan bir aziz ol. Bakın: Yaşamın her koşulu azizliğe götürür, daima! Evinizde, yolda, işte, kilisede, belirli bir anda ve yaşam durumunuzda azizliğe giden yol açıktır. Bu yoldan gitmekten vazgeçmeyin. Bize bu lütfu veren Allah’tır. Rab bizden sadece şunu ister: O’nun ile birlikte olalım ve kardeşlerimizin hizmetinde bulunalım.

  1. Bu noktada, her birimiz biraz kendi kendine vicdan yoklaması yapabilir, bunu şimdi yapabiliriz, herkes kendi başına, içinden ve sessizce yanıt verebilir: Rab’bin azizliğe olan çağrısına şimdiye kadar nasıl cevap verdik? Biraz daha iyi olmak, daha fazla Hristiyan olmak ister miyim? İşte, azizliğe giden yol budur.

Rab bizi aziz olmaya davet ettiğinde, bizi ağır, üzücü bir şeye çağırmaz… Tamamen farklı bir şeydir bu! Sevincini paylaşma, yaşamımızın her anını yaşama ve sevinçle sunma, aynı zamanda da çevremizdeki insanlara sevgi armağanını götürme davetidir. Bunu anlarsak her şey değişir ve yeni bir anlam, güzel bir anlam olur, her gün küçük şeyler ile başlayan anlamlar kazanır.

Bir örnek. Bir kadın alışveriş yapmak için markete gider. Bir komşusunu görür ve konuşmaya başlarlar, sonra laf lafı açarken bu kadın şöyle der: “Hayır, hayır, hayır, hiç kimsenin arkasından konuşmayacağım.” Bu azizliğe doğru bir adımdır, daha kutsal olmak için size yardımcı olur.

Sonra, evinizde oğlunuz yaşadığı süslü şeyler hakkında biraz sohbet etmenizi ister: “Oh, çok yorgunum, bugün çok çalıştım başka zaman…” – “Hayır, sen yine de otur ve sana ihtiyacı olan oğlunu dinle!” Otur, sabırla dinle: Bu da azizliğe doğru götüren bir adımdır. Sonra gün biter, hepimiz yorgun olsak da akşam dua etmeyi unutmayalım.

Dua edelim: Bu da aynı zamanda azizliğe doğru bir adımdır. Sonra Pazar gelir ve Ayin’e gideriz, biraz vicdanı temizleme niyetinde yapılan güzel bir günahların itirafından sonra kutsal Ekmeği alırız. Bu da azizliğe giden bir adımdır. Ardından, o çok güzel ve çok iyi Meryemana’yı düşünelim ve tespihleri alıp Meryemana’ya dua edelim. Bu kutsallığa doğru götüren bir adımdır. Sonra sokağa inerim, ihtiyacı olan fakir bir insan gördüğümde durur ve istediği bir şey olup olmadığını sorduktan sonra ona bir şeyler veririm: Bu davranış da azizlik yoludur. Tüm bunlar küçük şeylerdir, ama azizliğe doğru giden birçok küçük adımdır.

Azizliğe doğru atılan her adım bizi daha iyi insanlar yapacak; bencillikten ve kendine güvenmekten arınmış, kardeşlerimize ve onların ihtiyaçlarına yönlendirmiş olacaktır.

Sevgili dostlar, Aziz Petrus’un Birinci Mektubunda bu teşvik bize hitap ediyor: “Her biriniz hangi ruhsal armağanı aldıysanız, bunu Allah’ın çok yönlü lütfunun iyi kâhyaları olarak birbirinize hizmet etmekte kullanın. Konuşan, Allah’ın sözlerini iletir gibi konuşsun. Diğerlerine hizmet eden, Allah’ın verdiği güçle hizmet etsin. Öyle ki, İsa Mesih’in aracılığıyla Allah, her şeyde yüceltilsin” (4,10-11).

İşte, azizliğe davet! Onu neşeyle karşılayalım ve birbirimizi destekleyelim, çünkü azizliğe giden yol, Rab İsa tarafından sevilen ve kutsal kılınan beden olan Kilise’de tek başına katedilemez, tek başına bu yolda ilerlenemez. O halde bu azizlik yolunda cesaretle ilerleyelim.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 19 Kasım 2014


Göğün Hükümranlığına hacılık eden Kilise

Sevgili kardeşler, iyi günler.

Hava durumu biraz kötü, ama siz cesaretlisiniz, tebrikler! Bugün birlikte dua etmeyi umuyoruz.

Kilise’yi çağımızın insanlarına sunarken, İkinci Vatikan Konsili, asla unutulmaması gereken şu temel bir gerçeğe sahipti: Kilise durağan, sabit, kendi başına bir gerçeklik değil, sürekli olarak tarihte ilerler,; yeryüzünde fidanı ve başlangıcı Kilise olan nihai ve muhteşem hedefi Göklerin Hükümranlığına doğru yol almaktadır (bkz. 2. Vatikan Ekümenik Konsili, Kilise hakkında Lumen Gentium Dogmatik Anayasa, 5).

Bu ufuklara doğru çevrildiğimizde, hayal gücümüzün durduğunu, ancak duyularımıza kaplayan gizemin ihtişamını algılayabildiğini ortaya koyarız. Bu şekilde bazı sorular bizde kendiliğinden ortaya çıkıyor: Bu son adım ne zaman gerçekleşecek? Kilise’nin gireceği yeni boyut nasıl olacak? O zaman insanlık ne olacak? Ya bizi çevreleyen yaratılışa ne olacak?

Ancak bu sorular yeni değildir, nitekim öğrenciler o zamanlarda İsa’ya yöneltmişlerdi: “Peki tüm bunlar ne zaman olacak? Ne zaman yaratılış üzerine Ruh’un zaferi gelecek, her şeyin üzerindeki zaferi… ?” Onlar insani sorular, eski sorulardır. Biz de bu soruları sormaktayız.

  1. Her zaman insanın kalbinde yankılanan bu sorular karşısında, Konsil’in Gaudium et Spes belgesinde, “Dünyanın ve insanlığın tamama ereceği zamanı bilmiyoruz, evrenin nasıl dönüşeceği konusunu da bilmiyoruz. Gerçi günah nedeniyle bozulmuş olan bu dünya geçip gidecektir, ancak Allah’ın adaletin yerleşik olduğu, kutsallığının insanların yüreklerindeki barış ve esenliğe yönelik arzuyu yerine getirip aşacağı yeni bir yaşam yuvası ve yeni bir dünya hazırladığı öğretilir” (n. 39).

İşte, Kilise’nin yönlendiği hedef: Kutsal Kitabın dediği gibi, “Yeni Kudüs”, “Cennet.” Bir yerden ziyade, en derin beklentilerimizin tam anlamıyla yerine getirileceği, varlıkların ve Allah’ın çocukları olarak bizim varlığımızın tam olgunluğa ulaşacağı ruhun bir “hali”dir.

Zaman dolunca Allah’ın neşesi, huzuru ve sevgisi ile sınırsız bir şekilde tamamen giyineceğiz ve O’nu olduğu gibi göreceğiz! (bkz. 1Kor 13,12). Bunu düşünmek, Cennet’i düşünmek güzeldir. Hepimiz orada olacağız, hepimiz. Çok güzel, ruha güç veriyor.

  1. Bu bakış açısında, halen yeryüzündeki kiliseler ile gökyüzündeki Kilise arasında bir süreklilik ve temel bir birliğin olduğunu anlamak güzeldir. Zaten Allah’ın huzurunda yaşayanlar gerçekten bizi destekleyebilir, bizim için şefaatte bulunabilir ve dua edebilirler. Öte yandan, bizler de daima sonsuz mutluluk bekleyen ruhların acılarını hafifletmek için her zaman iyi işlere, dualara ve Efkaristiya’yı kutlamaya çağrılırız.

Evet, çünkü Hristiyan bakış açısında ayrım, ölmüşler ile yaşayanlar arasında değil, Mesih’te olanlarla olmayanlar arasındadır! Bu belirleyici unsurdur, kurtuluşumuz ve mutluluğumuz için gerçekten belirleyicidir.

  1. Aynı zamanda, Kutsal Yazılar bize, bu harikulade kurtarış tasarısının gerçekleşmesinin, bizi çevreleyen her şeyi de ilgilendirdiğini ve Allah’ın düşüncesi ve yüreğinden çıktığını öğretir.

Havari Pavlus, “yaratılışın bile yozlaşmanın köleliğinden kurtulacağını, Allah’ın çocuklarının şanlı özgürlüğüne gireceğini” söylediğinde bunu açıkça ifade eder (Romalılara 8,21). Diğer metinler, “yeni gökyüzü” ve “yeni dünya” görüntüsünü kullanır (bkz. 2Petrus 3,13; Vahiy 21,1), tüm evrenin yenileneceği ve her türlü kötülük izinden ve ölümün kendisinden kurtulacağı anlamında kullanılır.

Gerçekte ortaya çıkan, Mesih’in ölümünden ve dirilmesinden başlayarak devam etmekte olan bir dönüşümün gerçekleşmesi olarak, yeni bir yaratılıştır. Bu nedenle, evrenin ve bizi çevreleyen her şeyin imhası değil, her şeyin varlığına, gerçeğe, güzelliğe tamamlanmasıdır. Bu, Allah olan Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un her zaman ulaşmak istediği ve gerçekleştirdiği tasarısıdır.

Sevgili dostlar, bizi bekleyen bu muazzam gerçeklikleri düşündüğümüzde, Kilise’ye gerçekten ait olmanın, içinde yüce bir çağrı barındıran ne kadar harika bir armağan olduğunu anlıyoruz! Öyleyse, Kilise’nin Annesi Bakire Meryem’in yolumuzu her zaman gözetmesini ve onun gibi, kardeşlerimiz arasında sevinçli bir güven ve umut belirtisi olmamıza yardım etmesini ondan dileyelim.

Roma, Aziz Petrus Meydanı

Çarşamba, 26 Kasım 2014


© Shalom Yayıncılık – 29.06.2016, Aziz Petrus ve Pavlus Bayramı

© Libreria Editrice Vaticana (Papa Hazretleri’nin metinleri)

Kitabın Adı: Papa Fransiskus’un Kilise Üzerine Öğretisi ve Kurtuluş Gizemi olarak Kilise

Derleyen: Sandro Panizzolo

İtalyancadan çeviri: Mesut Kalaycı

© Aziz Antuan Yansımaları

İsteme Adresi: Sent Antuan Kilisesi, İstiklal Cad. No.171/1 Beyoğlu İstanbul

Baskı: İstanbul 2019

Tohum Serisi No: 11

BİZİMLE İLETİŞİME GEÇİN

Şu anda burada değiliz. Ama bize e-posta gönderebilirsiniz, en kısa zamanda size geri dönüş yaparız.